Paul Cézanne, 1882

Balkonda sırtımı güneşe vermiş, ağustos böceklerinin sesini, uzun sonyaz ikindisinin sessizliğini dinlerken yazıyorum size. Gerçi yaz mektubunu mevsim ortasında yazmalıydım—sizin oralarda güz yüzünü göstermeye başlar yakında. Bense yazın hemen bitmediği bir kentteyim. Açık havada  sıcaktan bunalmadan yazabilmek için eylülü beklediğime göre kışa daha var demektir.

İşte en sevdiğiniz ay geldi (yıl on dokuz, eylülün bir’i)—eylülü bir yazınızla karşıladığım geçmiş güzlerden birini anımsadım. (Eskiden ‘güz’ yerine ‘sonbahar’ı yeğlerdim, E. B.’den sonra ‘güz’ü daha çok sever oldum. Şu çelimsiz sözcük de kısalığıyla, hüznü çağrıştıran ‘ü’, ‘z’ sesleriyle mevsime yakışıyor.) Sözünü ettiğim yazı şimdi hangi kitaptadır, unuttum. Hepsi aynı rafta dizili kitaplarınıza elim de gitmiyor. Galiba onları donmuş bir zamanda bırakmak, günün çiğlikleriyle kirletmemek istiyorum.

Biz burada uzun, kavurucu, pek de verimli olmayan bir yaz geçirdik. Zorunlu okumalardan, işlerden arta kalan vakitte okuyabildiklerim arasında hikâyesi bu kentte geçen bir roman da vardı. (James Agee’nin Ailede Bir Ölüm’ünü bütün zamanların en iyi romanlarından biri sayarmış Susan Sontag.) Demek ki epeydir okumaya niyetlendiğim romanla tanışmak için yazıldığı kente gelmem gerekiyormuş. Yıllar önce Tomris Uyar Türkçeye çevirmiş, belki hatırlarsınız. Yarım kalmış o romanın “Knoxville, Tennessee’deki yaz akşamlarından söz ediyoruz şimdi…” diye başlayan ilk birkaç sayfası, edebiyat tarihinde çocukluğa ilişkin en güzel pasajlardan biri bence, Proust’la yarışacak düzeyde bir ‘yakalanan zaman’ metni. O romana rastlarsanız koca bir yazı nasıl geçirdiğimizi az çok anlayacaksınız. Eski heyecanım olsa Agee’nin yaşadığı evi bulur, sokaklarda izini sürerdim.

Pek hatırlanacak bir yaz değildi, yine de mevsime zihnimde bazı işaretler koydum: Haziranın ilk günü odamdaydım, temmuzun son günü sıcağa rağmen balkonda… Ağustosun son günüyse güneyin o bitimsiz yollarında geçti. Ayın pembe-turuncu son gün batımını bir zamanlar Flannery O’Connor’ın dolaştığı yollardan seyrettim. (Her yaz bitiminde andığım dize: “Yazın son günü gibi kederli geçti yaz.”) Kendimce böyle küçük oyunlar oynarken bir yandan da sizin yazınızı düşünüyordum. Gündelik rutindeki şiirselliği asıl siz bulmuş olmalısınız. Bazen ayrıntılara işaret koymakta iyice ustalaştığınızı düşünüp gülümsüyorum. Ve her şeye rağmen olan bitene iyi tarafından bakmakta ısrar ediyorum. Bu uzun süren sessizlik, tam da istediğimiz şey değil miydi? Hele Thomas Bernhard’la baş başa saatler geçirmek ya da kasabalı yazar-çizerlere laf anlatmak zorunda olmamak, için için nasıl da mutlu ediyordur sizi.

Bir dizeyi değiştirerek söylersem, bu yaz da ağaçlara bakmakla geçti. Ama servilerin yerine artık güvercinağaçları, sarıçamlar, erguvanlar var. (Evet, tıpkı Boğaziçi’ndeymiş gibi erguvanlı sokaklarda yürüyorum bazen ve şairimin dizelerini mırıldanıyorum: “erguvanlar geçip gittiler bahçelerden / geriye sadece erguvanlar kaldı.”)

Yine de hep eski yazları özlüyorum. Bir daha geri gelmeyecek yazları: 1999 yazını, 2003 yazını… 2005 ilkyazını hatırlarsınız. O yaz başından iki şeyi unutmuyorum: Otel odasının baktığı gökdelenin Bartleby’yi hatırlatan kasvetli duvarını ve bir Arap kafesinde içtiğimiz çayın tadını… O zaman yabancı olan şimdi nasıl da tanıdık geliyor. (Sonradan şöyle bir dize yazmıştım: “Gittiğimiz yerlerin geçmişini özlerdik.”) Şimdi fark ediyorum da birlikte yazlar geçirmemişiz biz. Yaz aylarında çalışmış, mevsimi kaçırınca yazlardan konuşmuşuz. Sanki aylar parmaklarımızın arasından kayıp gitmiş.

Bu yüzden en çok yazın birlikte olamadığımıza üzülüyorum. Çocukken odalara hapsolanların yaşlandıkça yazlara düşkünleştiğini söylerdi şairim. Sizde galiba bunun tersi oluyor: Yaylalarda geçmiş çocukluk yazlarının ardından odalara hapsolmak… Ben de denizde geçen çocukluğun ardından bir korsan, hiç değilse bir gemici olup ömrümün kalanının da sularda geçeceğini sanırdım safça. Galiba deniz olmadan tam yaz duygusu da olmuyor. Ama alıştım, alışmışsınızdır: Deniz görmeden yaşayıp gidiyoruz işte…

Arada hayalini kurduğunuz o ‘yazıhane’yi bazen ben de düşlüyorum… (Rüyalarıma nedense ıhlamur kokan bir yolüstü kahvesi de giriyor. Anılarda izini bulamadığım bir imge.) Bir gün pipo tütünü kokan, mürekkep lekeli masaları olan o odada karşılıklı oturup bugünleri anacağımızdan nedense kuşkum yok. (Kör inanç mı, fantezi mi, teselli mi?) Belki ufak bir manzaramız da olur. Öğle yemeklerinde baktığımız ufacık, çimenli bir tümsek vardı, bilmem hatırlar mısınız? Onun ardında deniz ya da geniş kırlar olduğunu hayal etme oyunu oynardık. Oysa o dört-beş adımlık tümseğin az ötesinden kentin en çirkin caddelerinden birinin geçtiğini bilirdik. Şimdi de karşımdaki ağaçların arkasında deniz olduğunu düşlüyorum—dağların uzandığını bile bile.

Bunları yazarken burnuma çimen kokusu geliyor. Kavurucu sıcakların ardından sonyaz esintileri yeni yeni başlıyor… (Faulkner’ın yaşadığı kasabaya benziyor burası: eylül yaza dâhil.) Sol tarafımda açık mavi bir güney göğü uzayıp gidiyor. Masada bir karınca geziniyor. Hava durumu okyanustan anakaraya yaklaşan kasırgayı haber veriyor. Şimdi orada saat gece yarısına yakındır. Bir yazarın balkonda sigarasının dumanını karanlığa üfleyip sakalını sıvazladığını hayal ediyorum. Yazarın bir başka ülkedeki bir yaz ikindisini düşlediğini düşlüyorum.

Şu uzayıp giden sessizlik bize ne yapıyor? Bunu ancak bitince bileceğiz. Biz umutlu olmaya, insan kalmaya bakalım.

Burada yaz ahvali budur. Mektuplarım böyle, mevsimden mevsime… Dıranas’ın dizesini siz de seversiniz: “Geçiyorum mevsim gibi kapından.” Bu mektubu da öyle sayın.

Ne zamandır dilimdeki bir başka dize: “Uzaklardaydın, oracıkta, öbür kıtada…” Kıtadan kıtaya, balkondan balkona—

Daima,

B.