Bir ülkede yaşayan herkes sağır dilsiz kesilirse ne olur?

Yılın çarpıcı şiir kitaplarından biri bu sorunun yanıtını arıyordu. Ilya Kaminsky’nin lirik şiir, tragedya, ağıt karışımı kitabı Sağır Cumhuriyet* siyasi karmaşanın hüküm sürdüğü bir toplumdaki sağır edici sessizliği anlamaya çalışır. Bir çocuk askerler tarafından vurulup öldürülünce silah sesi bütün ülkeyi sağır etmiştir. Gelgelelim, bu sağırlığın bir tercih mi yoksa kalıcı hasar mı olduğunu söylemez şair. Her iki ihtimalde de o kurmaca ülke artık bir ‘sağır cumhuriyet’tir.

Kendisi de işitme duyusundan yoksun Kamisnky’nin yaşamöyküsünü bu kitap bağlamında ilginç kılan şey sağır oluşu değil. Sovyetler döneminde Ukrayna’da doğan, 16 yaşında Amerika’ya mülteci olarak sığındığında tek kelime İngilizce bilmeyen Kaminsky toplumsal çalkantıların ruhunda bıraktığı izi başka bir dile taşımayı başarmış. Şimdi Amerikan edebiyatının özgün şairlerinden.

Sağır dilsiz kesilmek ahlaken bulanık bir konumdur. Bizi dünyanın telaşından, çağın çamurundan uzak tutmak gibi bir işlevi olabilir içe kapanışın, gelgelelim başkalarının acısına sağır kalma ayıbını, ihtimalini de içerir.

Sessizliğin silaha dönüştüğü durumlar elbette vardır. Sağırlık bazen barikat olur. Ama başkalarının acısına sessiz kalmakla sessizliği bir silaha dönüştürmek arasında ince -belki sadece ironiyle anlatılabilecek- bir çizgi var. Ilya Kaminsky bu hassas ironiyi kusursuzca kullanıyor.

Kitaptaki kurmaca ülke çoğumuz için tanıdık: Halkın neden konuşmak yerine sessizliği seçtiği sorusu, tıpkı kitabın olduğu gibi hayatlarımızın da ortasında duruyor.

Bir süredir Kaminsky’nin şiirleriyle vakit geçirirken bütün bunları, sessizliğin anlamını ve anlamsızlığını düşünüyordum.

Derken o fotoğraf önüme düştü.

Sağır edici ve ikiyüzlü sessizliği bozan o sahne:

Ege’de boğulan küçük çocuklarının mezarı başında oturup kalmış anne ve baba…

Ülkelerindeki ‘adalet’ten umudu kesip o zor yolculuğu göze almış iki hukukçu.Biri dört aylık, biri üç yaşında iki minik bedeni henüz toprağa bırakmışlar. Baba, sanki dünyanın yükünü taşır gibi omuzları düşük, ufka, kendisine bunları yaşatan ülkeye doğru bakıyor. Anne, ola ki hâlâ şokta, dizlerini göğsüne yapıştırmış, saf acı konumunda, kıpırtısız—gözü toprakta.

Açık kahverengi Ege toprağı… Şimdi güz başıdır. Adalarda toprak kokusunun deniz esintisine karıştığı, baş döndürdüğü mevsim. Karşıda masmavi Ege uzanıyor. (Mavinin en sevdiğim tonu—çocukluğumun mavisi canımı hiç bu kadar yakmamıştı.) Açık mavi gökle dingin güz denizinin buluştuğu yerde Türkiye bir karaltı olarak seçiliyor. (Ülke çoğumuz için zaten epeydir bir karaltıdan ibaret.)

Gökyüzü açık, parlak. Kaminsky’nin kitabı şu dizeyle bitiyordu: “Gök ne kadar da parlak (bağışlayın beni) ne kadar da.” O çocuklar bizi bağışlar mı?

Bir fotoğrafta başkalarının acısına bakarken bizi etkileyen ilk şey fotoğrafın ‘sessizliği’dir. Fotoğrafta bir hayalet gibi dolaşan sessizliği dinliyorum. Arka planda deniz diplerinin o koyu ıssızlığı: Yıllardır bütün mülteciler, suyun altında sessizlikle karşılaşırken o birkaç saniyelik telaşta ne düşündüler?

Bunu hiç bilemeyeceğiz.

Ege artık bir kayıp hayaller arşivi. Bizse bir sağır cumhuriyetin çocukları, kurbanlarıyız. Birbirinin acısına lal kesilmiş bir toplum: Ama’cılar, oh olsun’cular, hak ettiler’ciler, bana ne’ciler—sağır dilsiz olmak bazen bir tercihtir.

Sağır sessizliği en güzel Türkçenin büyük şairi anlatmıştı:

Yürek-

-lerin

kulak-

-ları

sağır…

Hava kurşun gibi ağır…

Uzun sessizlikler sonunda uğultuya dönüşür. Bu sessizlik aslında hiç bitmeyecek—bir uğultu olarak yaşamlarımızın bir köşesinde var olmayı sürdürecek.

Bir başka şair de “İnsan kimine susarak kıyar” demişti… Bu ülke çocuklarına susarak kıydı.

Baştaki soruya dönüyorum: Bir ülkede yaşayan herkes sağır dilsiz kesilirse ne mi olur?

Çocuklar ölür.

 

 

* Deaf Republic, Ilya Kaminsky, Graywolf Press, 2019.