27 Eylül’de Yunanistan’ın Sakız Adası (Chios) açıklarında meydana gelen kazada hayatını kaybeden 7 kişiden 3’ü Zenbil ailesindendi. Büyük oğlu Bedirhan’la birlikte kurtulan işadamı Aslan Oğuz Zenbil, 12 yaşındaki oğlu Mustafa Said, eşi Meltem Zenbil (40) ve kayınvalidesi Kevser Sezer’i (58) kaybetti o gece. Ve sevdiklerini Sakız Adasında toprağa verdi.

Zenbil ailesi kendilerini Yunanistan’ın Sakız Adasına götürecek tekneye binmeden önce son sabah kahvaltılarını yapıyor.

Uzun yıllardır Bursa’da yaşayan Zenbil, 17 Ağustos 2016 tarihinde gözaltına alınmış. Dokuz gün nezarette tutulmuş… Bu süre içinde emniyet müdürü dahil polisler tarafından “Her pisliğin altından siz çıkıyorsunuz!” diye aşağılanan Zenbil, Türkiye’den ayrılma sebeplerini ve o geceyi Kronos‘a anlattı.

Neden sizi “her pisliğin altından çıkan” kişiler olarak görüyorlardı?

Çünkü ailece onların pislik olarak gördükleri şeyleri yapıyorduk. Emniyet müdürünün ifadesi aynen belirttiğim gibiydi. Sulh ceza hâkiminin karşısına çıkmadan önce nezarethanede bekliyorduk. Bizi tuvalete bile götürmediler, bütün ihtiyaçlarımızı birbirimizin yanında gidermek zorunda kaldık. Götürüleceğimiz gün de, zannediyorum özellikle tahrik etmek için, “Okulunuz beytülmala geçti” dediler.

Çalıştığınız okula el konulmasından mı söz ediyordu?

Evet, “Okulunuz beytülmala geçti” dedi. Sen nasıl beytülmala geçti diyorsun, burada kaç kişinin hakkı var! Bu vakıf malıdır, biz öyle öğrendik. Vakıf malını yiyen kanla abdest almış gibidir, diyor Hz. Ömer. O okulda bir sürü insanın hakkı var, ben o okul yapılsın diye insanların kulaklarındaki küpeleri sattığını biliyorum. Benim eşimin hiç altın bir takısı yoktur çünkü hepsini o okul yapılsın diye verdi. Düğünümüzde takılanları sordu bana “Oğuz bunları ne yapalım?” Ver dedim, verdik. Bu kadar zorluklarla yapılan bir iş için bunlar dalga geçer gibi “Okulunuz da beytülmala geçti” dedi. Çok zoruma gitti. Şeriat mi var, saltanat mı var, neyin beytülmalı? Nasıl bir zihniyet, nasıl bir idrak, nasıl bir düşmanlık, nasıl bir nefret bu… Ne yaptık biz ona? Adam kalktı dedi ki “beytülmala geçti” okulunuz. Hırsızlık yaptınız dedim, çaldık diyeceksiniz dedim, ne beytülmalı.

Tutuklandınız ve cezaevine gönderildiniz…

Evet, Bursa E Tipi Cezaevine gönderildim. Orada sekiz kişilik koğuşlarda on yedi kişi kalıyorduk. 15 ay yattım. Bu sırada benden iki ay sonra, ekim gibi zannediyorum, eşimi de aldılar. Eşim de 10 ay hapis yattı. Eşim 31 Temmuz’da çıktı ben de 30 Ekim 2017’de tahliye oldum. Tahliye olduktan sonra 3 Ocak 2018’de beni tekrar gözaltına aldılar. Altı gün gözaltında kaldım. Ama altı aya bedel bir altı gündü benim için. Sonra serbest bıraktılar ama savcı çok ciddi üzerime geldi. “İtiraf et, itirafçı ol, anlat, bildiğin ne varsa söyle!” diyordu. “Bir şey bilmiyorum neyi anlatayım zaten her şey ortada,” diyordum ama o ısrarla devam etti. “Ben şimdi senin yazışmalarını ortaya koyacağım” diyerek yanındaki memurdan getirmesini istedi. 20-25 dakika aradılar ama önüme hiçbir şey getiremediler. Sonra, “Ben sana gününü gösteririm, katlanmış cezayı da sen bir al bakalım,” dedi.

Sonra tekrar saldılar beni. 17 Ekim 2018’de mahkeme günümüzde ben ikinci celseye girmedim. Dışarıda bekliyordum. 7,5 yıl ceza verdiler. 1 yıl tek başıma bir evde saklandım. Durum böyle olunca çocuklar gelip gidiyordu. Küçük oğlum, “Baba ben istemiyorum, bir arada olalım!” diyordu. Hanım zaten 6 yıl 3 ay hapis cezası aldı. Kayınvalidemin de ekim-kasım gibi mahkemesi vardı, onanacaktı artık. O da 60 yaşında kadın. İçeri girsin istemedim. Kendim için de istemedim, çok zor süreçler. Tabii bir maceraya da süreklemek istemiyorum onları. Sonra kayınvalidem ile hanım karar vermişler. Ben de onayladım. “Gidelim” dediler. Hepimiz aynı şekilde kararımızı verdik.

Türkiye’den nasıl ayrıldınız, saklanıyordunuz çünkü…

22 Eylül sabahı saat 12 gibi yola çıktım. Benim aramam ve yakalamam var zaten. 7,5 saat yolculuk yaptım. Hiç kimseye yakalanmadan, takılmadan İzmir-Çeşme’ye kadar geldim. Orada ailemle buluştum. 25 Eylül günü ilk denememizi yaptık fakat çeşitli arızalar çıkınca tekneye binemedik. Sonra ben İzmir’de kalıyordum. 26 Eylül akşamı yine hiç kimseye yakalanmadan Çeşme’ye geldim hatta ilk geldiğimde jandarmanın önünde durdum ama kimse kimlik sormadı. Sonra saat 21.30 gibi tekrar yola çıktık.

Yaşlı bir kadın, eşiniz ve çocuklarınız…

Enteresan olan şey, kayınvalidemin iki dizinde de protez var. Yani zaten yürümekte zorlanıyor, şeker ve tansiyon hastası, migreni var, her tarafında ağrılar var. Günde yirminin üzerinde hap içiyordu. Ama o kadın oralarda nasıl yürüdü bilmiyorum, hiç sesi çıkmadı. “Biz hicret namazımızı kıldık, yola çıkacağız. İnşallah bu zulümden kurtulacağız,” diyor, yeni bir hayat kurmak ve her şeyi geride bırakmak istiyordu. Eşim de mütevekkildi. Özellikle kayınvalidem “gidelim, kurtulun bunlardan” diye düşünüyor, tekrar hapishanelere düşüp çocuklarımızdan ayrı kalmamızı istemiyordu.

Ertesi gün, 26 Eylül’de tekrar denediniz…

26 Eylül gecesi bindik tekneye. Kaptanla birlikte 19 kişiydik, motor taşıdı hepimizi, yani bir problem yoktu. Devam ettik, bir ara motor arıza yaptı. Sonra düzeldi, hızlandı. Hatta Yunan kara sularına geçince çok sevindik. Kazadan iki-üç dakika önce anneme dedim ki “bak senin yüzün açıldı, sesin bile değişti.” O da bana, “hakikaten benim gibi hasta bir insana göre başım bile ağrımıyor, hiçbir yerim ağrımıyor oğlum” dedi. O sırada tekne hızlanmıştı, önü havaya kalkmıştı. İçeri su giriyordu, orada oturan insanlara ve çocukların üzerine su geliyordu. O sırada kayınvalidem “ah kızım ıslanmıştır, ne halde bir bakayım” dedi, kazadan on saniye kadar önce. Ben onun yanında oturuyordum, “anne otur, nasıl olsa birazdan ineceğiz, 10-15 dakikalık yolumuz kaldı” dedim. O yine “yok yok kızım ıslandı mı acaba, bir bakayım şuna ıslandı kızcağız çok ıslandı” dedi. Kalktı, o sırada bir bağırtılar duydum. Yusuf Bey (Yrd. Doç. Dr. Yusuf Deniz) bağırıyordu. “Allah belanızı versin sizin” diye bir ses duydum. Kaptan sola kırdı. Sola kırdığı sırada içeriye su doldu ve dalganın sağ ayaktan teknemize vurduğunu gördüm. Ben çünkü tam en arkadaydım, önümde koltuklar vardı. Olaya çok vâkıf değilim. Ayağa kalktıktan beş saniye sonra devrildik. Beş saniyelik bir olay. Biz devrildik. Kayınvalidem beş saniye önce gitti kızının yanına. Ben arkada kaldım ve devrildik. O sırada müthiş bir aydınlık oldu yani, oğlum da söylüyor öyle olduğunu. Suyun altı da aydınlıktı. Ben yüzme bilmiyorum. Herkeste can yeleği var. O sırada birini ittirmişim ben. Hatta Arife Hanım, “beni ittirdin” ya da “çektin” gibi bir şey söyledi, hatırlamıyorum. Sonra su üstüne çıktım, teknenin pervanesine tutundum. Baktım, Ebubekir ağabey gidiyordu herhalde. Ebubekir ağabeyi tuttum, çektim. Kendisi de “beni sen çektin” diyor ama onu da hatırlamıyorum. Sadece Ebubekir ağabeyi görüp elimi uzattığımı hatırlıyorum. Onu da çekmişim. Sonra pervaneye tutundum ben, oğlum su üstüne çıktı. Bunu görünce onu yanıma çağırdım.

“OĞLUM BENİ TESELLİ ETTİ: BABA İSYAN ETMEYECEĞİZ”

Ailenizin diğer fertleri, onları görebildiniz mi?

Maalesef eşimi, küçük oğlumu, kayınvalidemi göremedim. Çok da bakındık yani ama yoklardı. O sırada kucağıma bir bebek verdiler, Aliş dediğimiz Ali İhsan Kara. Onu teknenin üzerindekilere uzattım. Bir abla geldi, onu yukarıya çıkardık. Bakındım, her yere bakıyorduk. Bedirhan bağırıyor “Mustafa” diye, ben bağırıyorum. Ama hiç kimse yok. Orada rakam neyse o, görmedik bir daha hiç. Sonra ben geminin pervanesine oturdum. Göbeğimin üstüne kadar suyun içindeydim. Bedirhan da arkama oturdu. Biraz etraf sakinleşince Bedirhan, “Baba, isyan etmeyeceğiz!” dedi. Denizin ortasında oğlum beni teskin etmeye başladı. “İsyan etmeyeceğiz baba, bu bir imtihandır.” dedi. Yani oğlum söylemeye başladı bunu. Benim onu teskin etmem gerekirken o beni teskin etti. Hatta Yusuf Bey de diyor yani, “Oğuz Bey oğlunu teskin edeceğine Bedirhan babasını teskin ediyor, teselli veriyor” demiş. “Baba bu bir imtihan, Allah’tan geldi, kardeşim şehit oldu, annem, anneannem şehit oldular,” dedi oğlum. Biz böyle konuşuyorduk yani. Yani o ilk andan beri biz hep şehit oldukları kanaati içindeydik. Yani hiçbir zaman çıkacaklar, bulacağız diye düşünmedim.

Sen bir şeyler söylemek ister misin Bedirhan?

Bedirhan Zenbil: Kardeşimle beraber sırt sırta vermiş oturuyorduk teknede. Karanlıktı ama biz aydınlık günler görmek için yola gidiyorduk. Kardeşim içten içe seviniyordu Yunan karasularında… Fakat beş saniyelik bir olay ve yok onlar. Denizden çıktım göremedim onu. Mustafa, Mustafa… diye seslendim, son seslenişimdi ona… ve duymadı beni. Mühendis olmak istiyordu o, olamadı. 11 yaşında günahsız bir şekilde gitti. Allah onu pis bir dünyaya, zalimlerle dolu bir dünyaya vermedi. Ben Mustafama üzülmekten anneme ve anneanneme fazla üzülemedim. Hayat enerjimdi o benim, her şeyimdi. O bana kızıyordur belki şu an üzülüyorum diye. Mükemmel bir insandı, bir kere bile yalan söylediğini duymadım. Allah onu cennetine koysun.

Can yelekleri yok muydu?

Aslan Oğuz Zenbil: Hepsinin can yeleği vardı. Can yeleği olmayan Yusuf Bey’in iki çocuğuydu, Ali İhsan (Aliş) ve bir de Nasır Bey’in evlatlarıydı bildiğim kadarıyla. Onun dışında herkesin vardı. Sonra işte Ebubekir ağabeyi de gözden kaybettik. Onlar da eşiyle kol kola sürüklenmişler. Suyun içinde kaldık biz, teknenin üzerinde. Belli bir süre sonra tekne ters döndü tabii. Bizim aklımıza da düdük çalmak geldi. Çıkardık düdükleri, öttürüyoruz, bağırıyoruz. Biz en önde düdük çalmaya gayret ediyoruz. Sonra enerjimiz bitiyor ve bir titreme geliyor tabii suyun içerisinde. Belden yukarısı üşüyor, suyun içi daha sıcak. Biz bayağı sürüklendik. Bekliyoruz o sırada, sahil güvenlik gelir, bulur, ha geldi ha gelecek…

Sahil güvenlik saat kaçta geldi?

Kaptan vardı arkamızda. “Onlar beş buçukta çıkıyor, sahil güvenlik gelir bizi bulur” diyordu. Ama ne gelen var ne giden. Saat 10.30-11.00 arası Türk tarafından bir bot bizi gördü. Durdu, baktı. Ben tabii gözlükleri kaybettiğim çok göremiyorum, arkadaşların anlatmasıyla bunu söylüyorum. İşte bir teknenin bize baktığını, bizi gördüğünü, çakarları yakıp söndürdüğünü söylediler. Bir gemi yaklaşmaya başladı. Kaptan, “bu Türk gemisi” dedi. Ben de oğlum Bedirhan’a dedim ki “Oğlum beni şimdi yakalayacaklar, İzmir’e götürecekler muhtemelen İzmir’deki hapishanelere koyacaklar. Sen akrabalarımızı ararsın. Ne yapalım kalan süreyi de İzmir’de dolduracağız, sakın üzülme. Allah bizi birbirimize bağışladı,” dedim.

Biz daha önce de bir kaza geçirdik Bedirhan’la. 2003 yılında, bir otobüs kazası. Otobüste en öndeki koltukların altından çıkartmıştım ben onu. İki ölü yirmi yedi yaralı vardı. Beş takla atmıştı otobüsümüz. Kayıtları falan var hatta telefonda.

Neredeydi o kaza?

Engürücük mevkinde. Orada da yine Allah bizi birbirimize bağışladı. Benim köprücük kemiğim kırılmıştı orada. İşte bunu anlattım oğluma tekrar. “En azından sen varsın, ben varım. Kardeşin, annen, anneannen şehit oldu, onlar makamlarına ulaştılar. Onlar şimdi bize bakıyordur,” dedim oğluma. Bedirhan ısrarla şunu soruyordu: “Kardeşim bir şey hissetmemiştir değil mi baba:” diyordu.

Neyse, sahil güvenlik yanımıza yaklaşıyor. “Türk gemisi, Türk gemisi” diyorlar. Biz talimatları yanımızdaki çocuğa verdik. Sahil güvenlik gemisi yanımıza gelince Yusuf bey, “Yunan gemisiymiş!” diye bir bağırdı ve biz artık rahatlığın vermiş olduğu bir hisle gözyaşlarımızı akıtmaya başladık. Allah’a şükür, bizi o zalimlerin eline teslim etmedi diye sevindik yani. Çünkü orada çocuklar hariç herkesi tutuklayacaktı. Yani biz cenazelerimizi göremeyecektik, katılamayacaktık. Herkes tutuklanacaktı ve hiçbir şey yapamayacaktık. Bizi gemiye aldılar hemen, yukarıya çektiler. Ali İhsan’ı bana vermişlerdi, bunun üstünü çıkartalım dediler. Üzerini çıkarttım ve çocuk ensesine kadar tuvaletini yapmıştı. Temizledik orada. Yunan sahil güvenlikçiler hemen gerekli malzemeleri getirdiler ve yardımcı oldular. Bizi sahile getirdiler ve olay Yunan Dışişleri Bakanlığı’na ve BM’nin masasına ulaşmış oldu. Oradan bizi aldılar, gerekli işlemlerimizi yaptılar. Ama bizim için en önemli şey cenazelerimizi gördük. Fotoğraflarını gördük ve hepsi tebessüm ediyordu. Sanırım bazı yerlerine darbe almışlar o yüzden kızarıklıklar vardı.

Siz yakınlarınızın cenazesini olaydan kaç saat sonra gördünüz?

Akşam saat 5 gibi fotoğraflarını gördük. Cenazelerini değil, teyit için fotoğraflarını çekmişler ve fotoğraflarını gördük. Üçü de tebessüm ediyordu, tertemizdi yüzleri. Hele Mustafa uyumuştu sanki, öyle çok rahattı. Bizim kanaatimiz şehit olduklarıydı. Zaten suda boğuldu, hanımın ve kayınvalidemin yaşantıları belliydi ve bugüne kadar kimse çıkıp da bana zararı dokundu diyemez. Diyen varsa yalancıdır. Ondan sonra biz orada fenalaşmışız herhalde, sakinleştirici verdiler uyuduk. Arkadaşlardan bazıları su da yutmuştu, hastanede kaldık bir gece.

Hastanede kaldıktan sonra sizi nereye götürdüler? Ondan sonraki süreç nasıl oldu?

Bizi bir otele götürdüler ve bir katını bize tahsis ettiler. Ondan sonraki süreç çok insaniydi. Zaten hastanedeki doktorlar, hemşireler bizi teselli ediyor, sarılıyorlardı. Güçlü olman lazım, yanında bir çocuğun var artık onun için yaşayacaksın diyerek teselli ediyorlardı. Sonra onlara şunu dedim, “Allah verdi ve Allah aldı.” Çok şaşırdılar ve bizde de böyle bir söz var dediler. Çok iyi davrandılar bize orada ve her şeyimizi karşıladılar. Sonra bizleri iyi bir otele götürdüler, odalarımıza yerleştik ve bir katı bize tahsis etmişlerdi. Yapmamız gereken şeyleri bize gösterdiler ve bizi otelde tuttular. Cenazelerimizle ilgili olarak da yapılacak seremoniyi anlattılar. Tabii bilmiyorlar nasıl olduğunu çünkü böyle bir şeyle karşılaşmamışlar daha önce. Bizim usulümüzü anlattık, imam gerekiyor, yıkanmaları gerekiyor vs. anlattık ve işimizi hallettiler. Mezar yeri olarak da çok güzel bir yer ayarlamışlar zaten gittiğimizde gösterdiler. Allah bizim cenazemizi onlara nispet yapar gibi Türkiye’ye karşı defnettirdi. Sanki şunu dedi, “Ben bu mağdurları, masumları cenazesini bile size vermeyeceğim buna bile lâyık değilsiniz.” Rabbim resmen bana öyle söylettirdi. Size en güzel yeri verdim. Onlar aynı sahabeler gibi mühür oldular, şehittirler.

Cenazede Türkiye’den veya başka yerlerden bulunmasını istediğiniz birileri var mıydı?

Kayınvalidemin annesi halen hayatta. Hatta kayınvalidem annesinin tek kalacağını, annesine sahip çıkması gerektiğini, ihtiyar olduğunu iki gün bana anlatmıştı ve teknede kendisi hep annesini anlatıyordu. Kayınvalidemin annesinin cenazede bulunmasını isterdim. Başka kimseyi düşünemiyorsunuz zaten o da gelseydi, şu da gelseydi diyemiyorsunuz. Öyle bir şey düşünemedim ama kayınvalidemin annesinin orada olmasını isterdim.

Mezar başında hüzünlü bir yalnızlık vardı. Neler düşündünüz en sevdiklerinizi Türkiye’yi gören bir tepede toprağa verirken?

Ben üzülüyordum ama diğer arkadaşlara bakınca diyordum ki onların üzüntüsü çok daha büyük. Ben çocuğumu 11 yıl sevdim ama kimileri vardı ki daha erken yaşta vefat etmişti. Bizim çocuğumuz hakikaten özel bir çocuktu, herkes ağlayarak anlattı Mustafa’yı. Allahım çok özel bir çocuk Mustafa, sen bunu erken mi alacaksın diyordum ve bunları düşünüyordum. Mesela son 6 aydır dua ediyordum hep aklıma geliyordu sanki eşim vefat edecek tek kalacağım diye aklıma hep bir vesvese geliyordu ve dualarımda hep, Allahım ben eşimden razıyım Sen de eşimden razı ol, diyordum. Hatta kendisine de söyledim, “Hanım aklıma hep böyle düşünceler geliyor.” O da bana, “Yok onların hepsi vesvesedir.” dedi ve gülüp geçmiştik. Diğer mezar başlarında bulunan insanların kendilerini elleri ile kapatmaları ve üzüntüleri bana daha büyük geldi. Kendi üzüntüme takılamadım yani. Zaten tansiyonum düşmüş ve bayılmıştım. Oradan ilk kaybolan ben olmuştum. Mezar başında beklerken tabutlar geldi. Yakıştıramıyorsunuz, hiç aklınıza gelmeyen bir şeyi görüyorsunuz, sanki ben onlardan daha önce vefat edeceğim diye düşünürdüm ve eşime de derdim inşallah senden sonraya kalmam diye. İlk önce ben gideyim diye söylerdim. Hatta Bedirhan’a da kardeşine aynı şeyleri söylerdi, “Oğlum inşallah Allah senin acını bana yaşatmaz!” diye. Cenazeler geldi ama üstlerine toprak atmak için küreğimiz yoktu. Sonra arkadaşlar geldi, kürek getirdiler. Zaten çok sert bir topraktı, atıyorsun atıyorsun zorlanıyorsun. Ben de beş tane fıtık var zaten atamadım bunları sıkıntı etmiyorum artık. Gittikleri yeri Allah’ın izni ile biliyorum, içim rahat. Artık oğlum için hareket ediyorum, onun geleceği için kendimi ayarlamaya çalışıyorum. Artık ona göre yaşayacağım.

Acınız çok taze, henüz çok kısa bir zaman geçti olayın üzerinden. Bundan sonraki hayatla ilgili bir şeyler düşünebiliyor musunuz?

Bundan sonraki hayatta özellikle Bedirhan’ın eğitimini düşünüyorum. Onun yaşayabileceği güzel bir hayat için mücadele edeceğim. Bizim üç tane şehidimiz var ve hayatımızı onlara göre kurgulayacağız. Onların da üzülmeyeceği şekilde manevi olarak daha diri bir hayat yaşamaya gayret göstereceğiz.

Çok özel bir çocuktu demiştiniz… Mustafa’yı biraz daha anlatabilir misiniz? 

Mustafa bebekliğinde bile bizi üzmedi. Çok mütebessim bir çocuktu. Bize terörist diyorlar ya, benim oğlum yolda yürürken karınca varsa yolunu değiştirirdi, karıncayı ezmezdi. Bugüne kadar sinek öldürdüğünü görmedik biz. Mesela çocuklar kendi aralarında konuşurken değişik kelimeler kullanırlar ama Mustafa, ‘salak’ bile dememiştir kimseye. Kimsenin arkasından konuşmazdı. Yalan söylemek zorunda bırakıldığı zaman o, yalanı söylemez sadece susardı. Okulda herkes severdi Mustafa’yı, çok güzel karakalem çizerdi ve Barış Manço ile Cem Karaca hayranıydı. Özellikle Cem Karaca’yı çok severdi, şarkı sözlerini yorumlamaya çalışırdı. Çok güzel şiir yazardı, iyi bir satranç oyuncusuydu. Matematik öğretmeni bana dedi ki, “Bu çocuk 5. sınıf ama 7. sınıf matematik sorularını çözüyor. Biz buna matematik değil, İngilizce çalıştıralım.” Kitap okumayı çok severdi. Jules Verne hayranıydı, ardından Narnia Günlükleri’ne merak sarmıştı. En sonda da Harry Potter serisini alalım baba diyordu. Kitabı güzel ve sade okurdu. Oruçlarını iki senedir tam tutardı. Gelir ikide bir sarılır öperdi. Mesela bir gün dua ederken geldi elini omzuma attı, “Baba dedi sabret geçecek inşallah bu günler!” demişti. Onunla karar almıştık, bu süreç bittiğinde Türkiye’yi gezecektik. Bedirhan ile Avrupa’yı, Mustafa ile Türkiye’yi gezecektik ve önce Safranbolu evlerinden başlayacaktık. Oraya bir türlü götüremedim çocuğu ve içimde hep ukde olarak kaldı. Legolar ile oynamayı çok severdi, çok güzel origami yapardı. Hani Japonların turnaları vardır, 41 tane yaparsan her isteğin olurmuş, hemen yapıverirdi turnaları. Zor olanları da biliyordu. Mukavva alır, maket yapar, kelebek bıçaklar yapar, ayırd edemezdiniz gerçeğiyle maketini. O kadar güzel yapardı. Hatta internette de var videoları, kendi Youtube kanalında yayınlıyordu yaptıklarını. Hatta en son veda ediyordu, “Arkadaşlar kapatıyorum, başka zaman görüşmek üzere” diye. Bir de slogan bulmuştu: “Ben Sait, her zaman müsait!” Baba, ben saçlarımı kazıtacağım demiş ve yapmıştı. Arkadaşların falan takılır, saçların yok, derler deyince de, “yok baba benim tarzım bu”, demişti. Yeşilçam filmlerini severdi, özellikle Kemal Sunal filmlerine ayrı bir ilgisi vardı. Onun repliklerini ezberler, onlarına espriler yapardı. İyi film olduğu zaman da seyrederdi, bilirdi. Biz mayısta bir deneme yapmaya karar vermiştik Türkiye’den ayrılmak için ama sonra vazgeçtik. Oğlum dedim, af çıkacakmış, ne düşünüyorsun? “Baba bunlar af çıkartırlar, sonra herkesi gün yüzüne çıkartırlar o afla, sonra daha yakalanmamış olanları da toplarlar. Ben güvenmiyorum baba”, dedi. Çok iyi hatırlıyorum. Yani çocuk söyleyene kadar hiç aklıma gelmemişti, sonra bana da mantıklı geldi. “Baba, bir gün ben uzaklara gidersem seni mutlaka yanımda götüreceğim,” derdi, “seni almadan gitmeyeceğim.” Mustafam böyleydi…

Sizden dinlediğim kadarıyla annesi de özel biri… Ne zaman evlenmiştiniz? Nasıl tanıştınız, biraz anlatır mısınız?

Annesi de özel bir insandı. 7 Ekim 2000’de evlendik. Geçen pazartesi evlilik yıldönümümüzdü. Ben gördüm eşimi. Bir mobilya mağazaları vardı. Bir gün mağazanın önünde gördüm ve bir vesile ile kardeşini aradım. O çıktı telefona, zaten kafamda kurmuştum. Söyleyiverdim: “Zaten beni tanıyorsunuz, gördünüz… Ben de sizi gördüm. Böyle bir durum var. Düşünmez misiniz?” diye sordum. 1999 senesiydi. 17 Ağustos depreminden sonraydı. Nişanlandık. Ben öğretmendim, o da Sakarya Üniversitesinde Edebiyat okuyordu. Sonra 7 Ekim 2000’de evlendik. Evlenir evlenmez de Kütahya Gediz’e gittik. Eşim varlıklı bir insandı, Gediz’in şartları zordu. Zor şartlarda kaldık Gediz’de. Özellikle maddi olarak çok zordu bizim için. Ulaşım zor, ev bulmak bir dert. Hatta biz eve girdik, yeni eşyalar falan. Ev sahibi altı ay sonra bizi çıkardı. Çok zorluklar yaşadık. Mesela pazartesi bizim tatil günümüzdü. Ben pazartesi eve öğrenci getirirdim, rehberlik yapmak için. O da yemek yapardı, demezdi yani, niye pazartesi getiriyorsun, bizim tatil günümüz. Veya hiç yüzü asmazdı. Ekmek alamadığımız, ekmek parası dahi bulamadığımız günler de oldu. Mübalağa olsun diye demiyorum bunları.

Eşim varlık bir ailedendi diyorsunuz ama…

Ailesi varlıklıydı. Ailesinden bir şey istemiyorduk. Kendi ayaklarımızın üzerinde durmaya çalıştık hep. Hatta bir gün misafir gelecek, oturduk kara kara düşünüyoruz, para yok pul yok. Sıkıntıdan kalktı gitti, dolaptaki elbiselerin ceplerine baktı, sağı solu kontrol etti, hiç unutmuyorum o gün 20 Mark buldu. Sevinerek geldi yanıma, bak para buldum diye. Onu bozdurup misafirleri ağırlamıştık. Ama bir gün ‘üf!’ demedi. Çok güzel yazı yazardı. Dolmakalem, mürekkep, bir de defter tutkunuydu. Ben ona hiç takı, küpe, kolye falan aldığımı bilmiyorum. İstemezdi çünkü, ona mürekkep, dolmakalem, defter kafi geliyordu. Arkadaşlara sürekli, sizin işiniz zor, ben bir defter-kalem alacağım, tamam diye espri yapıyordum. Hiç öyle güzel elbisem olsun, lüks arabamız olsun, koltuklar şöyle olsun demedi. Hatta bizim eve gelenler şaşırıyordu. Sadece salonumuz 65 metrekare idi. İki katlı bir evde oturuyorduk ama sade kanepeler vardı evde. “Biz daha lüks bir ev bekliyorduk, çok mütevazı yaşıyormuşsunuz” diyorlardı.

Eşim 40 yaşında vefat etti. Kayınvalidem de 58 yaşındaydı. Kayınpederim vefat ettiği zaman cenaze işleriyle, burada bizim çocuklarla ilgilenen Mustafa Bey takip etmişti. Kayınvalidem hep anlatırdı, “Mustafa Bey’den Allah razı olsun, çok ilgilendi” diye. Bize bakalım kim nasip olacak derdi. Kader döndü dolaştırdı Sakız Adası’nda yine Mustafa Beye yaptırdı bütün işleri. Kader bu, başka hiçbir şeyle izah edilemez.

Bursa’da öğretmendiniz ama ticarete atıldınız… O geçiş sürecinde ve ‘terör’ yaftalamaları karşısında neler yaşadınız?

2002’de askere gittim, 2003’te geldiğimde kayınpederim beraber çalışalım dedi. Tamam, dedim ben de. Gerekli müracaatları yaptık, istifaları verdik. 2013’te de vefat etti kayınpederim. Sonra Türkiye’de ekonomik sorunlar çıkınca işler de yavaşladı. Ben de 2016’da hapse girince ciddi sıkıntılar yaşadık, hem personelle alakalı hem işlerle alakalı. Bir tüccarın başına gelebilecek en kötü şey oldu. İşler geriledi.

Peki bütün bu faaliyetlerin bir gün suç olabileceği, suç dosyası olarak önünüze konabileceği hiç aklınızdan geçmiş miydi?

O zamanlar bana biri bunu demiş olsaydı güler geçerdim. Kamboçya’da Polpot zamanında olmuş derdim. Polpot gözlüklü insanları bu okumuştur diye öldürtmüştü, bir yerde öyle okumuştum. Okumuş insan en büyük tehditti onun için. Gözlüklü ne kadar insan varsa bu okumuştur bu bizim aleyhimizdedir deyip öldürtmüş. Anne babalar, evlatlarını öldürmüş. Sorduğunuz soruya ancak bu örneği verir “olsa olsa Polpot zamanında olmuştur” der güler geçerdim ve aklımın ucundan geçirmezdim. Çünkü bizler şahsım adıma söyleyeyim bana hiç sinek öldürdünüz mü diye sorsanız ancak 17-18 yaşlarında yanlışlıkla olmuştur derim. Hizmet hareketini tanıdıktan sonra bir sinek bile öldürmedim. Çocuğum burada kendisine sorabilirsiniz bir şeyi çöpe atacağınız zaman katlayıp öyle atın derim. Çünkü biz öyle öğrendik. Bazen kötü söz söylerlerse bakın ağzınızı kötü söz söylemeye alıştırmayın güzel şeyler konulun derdim. Biz evlatlarımıza bunu öğrettik, etrafımıza bunları anlattık. Ben Bursa’da daha öğrenciyken İstanbul’a kendi köylümüzün çocuklarını götürür dershaneye kaydederdim, onlarla ve eğitimleriyle ilgilenirdim. Bütün işimiz eğitim ve insan yetiştirmekti bu durum öğretmenliği bıraktıktan sonra da böyle devam etti. Kimseye bir zararımız olmadı bizim ama hiç kimseye bir zararımız olmadı. Bir esnaf için en zor şey para vermektir ama biz neyimiz var neyimiz yok bu insanlar için harcadık. Niye? Çünkü çocuklar kötü yola düşmesinler diye, çocuklar açıkta kalmasınlar diye, çok yetenekli çocuklar var fakat okuyamıyorlar bunlar okusunlar doktor olsunlar, öğretmen olsunlar, mühendis olsunlar diye uğraştık ki ve öyle de oldu. Bir gün hastanedeyim çocuğun biri, “Oğuz abi nasılsınız?” dedi. İyiyim ama tanıyamadım dedim. “Abi ben sizin evinize gelirdim, yenge yemek yapardı, yemek yerdik sonra oturur sizinle sohbet ederdik ben şimdi öğretmen oldum Mozambik’te öğretmenlik yapıyorum” dedi. Böyle kaç tane olay yaşadım ben yani. Hiç kimseye bir zararımız olmadı ki niye bize terörist desinler diye düşünmüşümdür. Hiç aklımın ucundan geçmedi ve böyle bir şey deseler güler geçerdim herhalde.

Nasıl bir ilişki vardı öğrenciler, öğretmenler ve okul arasında?

Okulun bir ruhu vardı çok güzeldi okulumuz. Hatta rahmetli Mustafa hep “Baba okulum çok güzel,” derdi. Yurt dışına çıkmak istememin sebeplerinden biri de Mustafa’ydı. Onu yurtdışındaki benzer kolejlere yazdırabilmek içindi… Gasp ettiler, çaldılar, yapacak bir şeyimiz yok. Ama yine de bu millete bir şey diyemeyeceğim, diyemiyoruz. Her şeyi Allah’a havale ettik, biz o noktaya geldik.

Şimdi Atina’dasınız ve yeni bir yolun başındasınız? Duygularınızı öğrenebilir miyiz

Biz o kazayı geçirdikten sonra Yusuf Bey şöyle dedi: “Can yoldaşı olduk.” Hakikaten biz orada arkadaşlarla can yoldaşı olduk. Çok değerli insanlar. Ben onları görünce kendi acımı da yaşayamadım, çünkü onların acısı daha büyüktü bana göre. Ben o çocukları tanıyordum, hatta gemiye binmeden önce Nasır Bey’le battaniyeyle uyusun diye sallamıştık. Onların acısı daha büyük, Allah sabırlar versin. Kayınvalidem adına seviniyorum hep sorardı “Nasıl vefat edeceğim ben, bu kadar acı, bu kadar mağduriyet nasıl olacak Oğuzum?” diye. Ana-oğul gibi bir ilişkimiz vardı Cenab-ı Allah huzurlarına çok güzel bir şekilde kabul etti. Makamları cennet olsun inşallah. Bunlara sebep olanlar için bana deseler al bunların cezasını ver, ne yapabilirim ki? Hiç kimseye zarar vermeyen insanlarız ben hiçbir şey yapamam ama şu noktada teselli buluyorum: “İyi ki ahiret var”. Bizim tek düşüncemiz bu. Arada sırada acımızla ilgili bir dal geliyor ama bu da geçer deyip yas tutmuyoruz. Dünyanın her yerinden insanlar beni aradı. Bize hiçbir zaman gül bahçesi vaat eden olmadı, bu yolun zor olduğunu, kılıçtan keskin olduğunu zaten biliyorduk.

.