Yaz dönemi AKP hükümeti için çok iyi geçti diyebiliriz. S-400 krizinin en azından şimdilik yaptırımsız atlatılması, Dövizde ciddi bir rehavet havası, turizm sektöründen gelen iyi haberler, enflasyonda düşüş trendi ve buna bağlı olarak alınan yüzde 4,25 oranındaki faiz azaltma kararı yemeğin üstüne yenen tatlı gibiydi. Zaten yaz mevsiminde öteden beri sıkıntıların dondurucuya konulduğu bir dönemdir. Herkes gibi krizde tatile çıkmaya isteklidir! Hükümet cephesi argüman ortaya koyamasa da ısrarla krizin geride kaldığını ve Türk ekonomisinin yeni bir hayat eğrisi yakaladığını iddia ediyordu. Keşke denildiği gibi kriz bölgesinden çıkmış olsaydık.

Geçen hafta dövizde başlayan yukarı yönlü sert tırmanış adeta verilen yaz molasının bittiğinin habercisi gibiydi. TÜİK tarafından açıklanan büyüme daha doğrusu küçülme rakamları Türkiye’nin içine girdiği ağır ekonomik şartların devam ettiğini teyit ediyor. İki çeyrektir küçülen ekonomi üçüncü çeyrekte de yüzde 1,5 küçüldü. 2018’in son çeyreğinde yüzde 2,8 küçülme rakamı ile başlayan resesyon süreci 2019’un ilk çeyreğinde yüzde 2,4’lük küçülme ile devam etmişti. Bu rakamlar daha fazla fakirleştiğimizi daha az kazandığımızı gösteriyor.

Hükümete tam destek veren medya, rakamları bir yıl önceki yerine bir önceki dönemin verileri ile kıyaslayarak olayı her zamanki gibi olumlu tarafından gösterme çabasındaydı. Bir önceki çeyreğin verilerine göre ise ekonomi yüzde 1,2 büyümüş görünüyor. Aslında bu tarz çapraz okumaların bir sakıncası olmaz, hatta faydası bile vardır. Ancak iş tarafgirlikle gerçekleri tersyüz etmeye vardırılınca işte bu mazur görülemez. Açıklanan rakamlarda elbette pozitif noktalarda yok değil. Örneğin yüksek döviz avantajını arkasına alan ihracat 8,1 oranında artmış. Tarım sektöründe yüzde 3’lük bir iyiye gidiş söz konusu. Ancak inşaat, hizmet sektörü ve ithalatta kötüye gidiş devam ediyor. 2006 yılından bu yana ekonominin lokomotifi kabul edilen inşaat sektöründe geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 23 oranındaki küçülme, gelecek adına çok kötü sinyaller veriyor. İnşaat sektörü tek başına 200 civarında sektörü doğrudan ya da dolaylı olarak etkiliyor. Tabiri diğerle şu anda 200 sektör sıkıntı yaşıyor. TÜİK verilerinde yatırımların geçen yıla göre yüzde 20’nin üzerinde gerilemesi ise resesyonun kalıcı olduğu yönündeki kanaatleri pekiştiriyor. Yatırım olmaz ise istihdam olmaz, sağlıklı büyüme gerçekleşemez.

Tabi iş dönüp dolaşıp AKP’nin temel yanlışlarına dayanıyor. Türkiye’nin demokratik görünümünün kötüye gidişi ile ekonominin kötüye gidişi arasında birebir olmasa da kronolojik bazda ciddi bir bağ var. Dünyada refahı topluma yayan gelişmiş Batı ülkelerinin istisnasız hepsi demokrasi ve evrensel hukuk kriterlerini oturtmuş durumdalar. Türkiye’de ise OHAL kalkmasına rağmen darbe dönemi şartları hala geçerli. Medyaya büyük bir sansür var. Muhalif medyanın kurulması değişik bürokratik işlemlerle engellendiği gibi farklı görüşlere propaganda hakkı tanınmıyor. Seçimle iş başına gelen belediye başkanlarının hukuki bir süreç tamamlanmadan idari tasarrufla görevden alınması dünyaya verilen otoriter rejim fotoğrafını daha da netleştirdi. Tabiki ekonomik krizin olmazsa olmaz sebebi demokrasi kriterlerinin oturtulamayışı değil. Ekonomide yapısal dönüşümün sağlanamaması, tüketim ekonomisinden üretim ekonomisine geçilememesi 18 yıllık AKP hükümetinin en büyük günahlarından biri. İhracat ürünlerimizin hammaddesinin yüzde 65-70’inin ithal ediliyor olması tam bir kara mizah örneği. AKP en başından beri bu gerçeği bilmesine rağmen popülist söylemlerin dışında tek bir adım atmadı.

Ekonomide ve Demokrasi cephesinde ev ödevlerimiz çok birikti. Ancak bu ödevleri kim yapacak? Maalesef metal yorgunu iktidarda bu yönde bir irade göremediğimiz gibi muhalefet cenahında toplumu ikna eden bir duruş oluşmadı. İktidar ve muhalefet umutsuz vakıaysa o zaman bir süre daha debelenmeye ve havanda su dövmeye devam edelim.