Sanatsal Etkinlikler Komisyonu (SEK), Türkiye’yi Oscar yarışında temsil edecek filmi belirledi. Buna göre, Semih Kaplanoğlu’nun yönettiği Bağlılık-Aslı (Bağlılık adlı üçlemenin ilk filmi), 2019’un Oscar ödüllerinde En İyi Uluslararası Film dalında aday adayı olarak Türkiye adına başvuru yapacak.

Daha önce Bal filmi ile Berlin’de Altın Ayı ödülü almış bir yönetmenin filminin Oscar yarışı için seçilmesinde bir sorun yok aslında. Sorun, filmin Türkiye’de ve dünyada hiçbir festivalde gösterilmemiş ya da vizyona girmemiş olması –filmin ilk fragmanı, tartışmalı karar açıklandıktan sonra dün sosyal medyada dolaşıma sokuldu. Elbette seçici kurulda yer alan kişiler filmi izlemiş. Bu seçimin tepki çekmesine bir başka sebep, değerlendirilen filmler arasında Kültür Bakanlığı’nın ‘kara liste’sinde yer alan Emin Alper’in yönettiği Kız Kardeşler ve Nuh Tepesi gibi uluslararası festivallere katılıp ödül almış yapımların olması. Ayrıca Locarno’da ödül alan Sibel’in değerlendirmeye alınan 11 yapım arasında neden olmadığı da başka bir soru. Acaba yapımcı mı başvuru yapmadı yoksa film ilk elemeyi geçemedi mi?

Elbette ki bunlar teknik sebepler. Bir sebep daha var: Semih Kaplanoğlu’nun son dönemde iktidar yanlısı söyleme sahip olduğu sır değil. Anımsayalım, Kaplanoğlu, Emek Sineması’nın ‘yenileme’ projesine karşı çıkanlar arasında ön saflardaydı. Hatta dönemin Kültür Bakanı’nın “koltuklar pis” şeklindeki yorumuna tepki gösterebilecek kadar iktidara mesafeli durabiliyordu. Sonra neler yaşadı bilmiyoruz. Belki de Türkiye’nin geçirdiği siyasal ve sosyal krizler onun da bir tarafta konumlanmasını gerekli kılmıştır.

“İktidar kendi yandaşını Oscar yarışına gönderiyor” düşüncesi akla ilk gelen ve en kolay seçenek. Daha doğrusu, bu bir spekülasyon, bilgi değil. Elimizde buna dair verili bilgi var mı? Yahut seçici kuruldan herhangi birinin açıklaması? Bildiğimiz kadarıyla yok. Filmi seçici kurul dışında kimsenin görmediğini unutmayalım. Komisyonda 16 isim olmasına rağmen SEK’in resmi açıklamasında 13 kişinin oy kullandığı yazıyor. Bu durumda iki ihtimal var. Seçici kurulun 13 üyesi diğer filmlere göre Bağlılık-Aslı’yı daha çok beğendi, Oscar’da Türkiye’yi en iyi onun temsil edeceğini düşündü. Diğer seçenek, iktidar açık ya da kapalı yollarla seçici kurul üyelerine Bağlılık-Aslı’yı seçmeleri yönünde telkinde bulundu. Evet, ikinci ihtimal de spekülasyon. Doğrudan ya da örtük herhangi bir siyasi baskı ile bu yönde karar çıkması için zorlanmışlarsa o üyelerin bunu açıklamaları gerekmez mi?

KOMİSYON’DA KİMLER VAR?

Sanatsal Etkinlikler Komisyonu’nda 16 kişiden sadece biri (evet, 1) Kültür Bakanlığı’nı –bir bakıma iktidarı– temsilen orada. Diğer 15 kişi sinema sektöründen meslek birliklerinin temsilcileri. TESİYAP’tan Burhan Gün, FİYAB’dan Nazif Tunç, SE-YAP’TAN Derya Tarım, SİNEBİR’den Tunç Davut, SETEM’den Ahmet Çadırcı, SESAM’dan Ahmet Sarıkaya, BİROY’dan Ayşe Özköylü, BSB’den Hakan Aytekin, SENARİST-BİR’den Ayhan Sanyürek, ASİTEM’den Muammer Sarıkaya, FİLM-YÖN’den Serkan Acar, SİNE-SEN’den Sinan Güngör, ÇASOD’dan Emre Yetim, SODER’den Yusuf Sezgin ve SİYAD’dan Ali Deniz Şensöz.

Türkiye’nin çok büyük olmayan sektörünü bilen hemen herkes -bilgisine ve görgüsüne göre- bu üyelerden hangilerinin iktidara yakın olup olmadığını anlayabilir. Ancak biz yine bilgiye odaklanalım. Elimizde sadece SİYAD adına komisyonda bulunan Ali Deniz Şensöz’ün toplantıya katılmadığı bilgisi var. SEK’in açıklamasında 13 kişinin oy kullandığı bilgisi verildiğine göre Şensöz dışında iki üye daha oy kullanmamış. Kültür Bakanlığı temsilcisini Bağlılık-Aslı için ‘elde var bir’ sayarsak –yine spekülasyon!– oy çokluğu için komisyondaki en az altı kişinin Bağlılık-Aslı lehine oy kullanmış olması gerekir. (Cumhuriyet’ten Emrah Kolukısa’nın haberine göre, 8 üye Bağlılık-Aslı lehine oy kullanmış.) Şimdi, söz konusu 12 isme ‘iktidar yandaşı’ deseniz eminim pek çoğu hakarete uğramış gibi tepki verecektir. Hatta sanatı ve sanatçıyı iktidar hışmından korumak için ne mücadeleler verdiklerini size anlatacaktır. Sansüre ve siyasi baskıya asla taviz vermedikleri konusunda söylemlerini dinlerken kendinizden utanasınız gelir. Peki, ne oldu da sonuç böyle çıktı?

Sanırım, sanat dünyasının siyasi baskıya direnç gösterme konusunda ne kadar kenetlenmiş olduğu ve bu kararlılığı ne kadar uzun süre koruduğuna dair örnekler bir fikir verebilir. Hayır, saray davetlerine koşa koşa gidenleri kastetmiyorum. Ya da askeri içtimada boy gösterir gibi toplaşıp şarkılar ve türküler eşliğinde Afrin Operasyonu’na desteğe gidenlerden de söz etmiyorum. Her söyleşisinde iktidarı övmekten dili damağı kuruyanları hepten geçtim.

SİNEMACILARIN SANSÜRLE MÜCADELE SİCİLİ

Anımsayalım, 2014’te Antalya Altın Portakal’da belgesel dalında yarışmaya seçilen, Gezi’yle ilgili Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek filmi festival yönetimi tarafından son anda yarışmadan çıkarılmıştı. Gerekçe, filmde geçen bir cümlenin Cumhurbaşkanı’na hakaret içerdiği düşüncesi. Festival yönetimi, ‘Biz sizi korumaya çalışıyoruz’ diyerek sansürü savundu. Sinema dünyasının tepkisi başta sert oldu. Belgesel yarışmasındaki filmler festivalden çekildi. Uzun metraj yarışmasındaki bazı yapımlar da festivale katılmadı. Fakat tepki gösteren bazı isimler ertesi yıl ve devamındaki yıllarda, aynı yönetim altında yapılan festivalde yarışmak için sıraya girdi. Üstelik sansür ile ilgili hâlâ özür dilenmedi, hatta festivalde sansür kurumsallaştırıldı.

Anımsayalım, 2015 Nisan’ında İstanbul Film Festivali’nde Bakur belgeselinin gösterimi, terör örgütü propagandası yaptığı gerekçesi ile yasaklanmıştı. Sinema dünyası yine ayaklandı. 1988’de ünlü yönetmen Elia Kazan ile birlikte İstiklal Caddesi’nde yapılan sansür protestosu yürüyüşü akıllara geldi. Festival direktörü Azize Tan’ın da katıldığı forumlar, yürüyüşler yapıldı, sansür protesto edildi. İktidar cephesi, ‘biz yasaklamıyoruz, sadece eser işletme belgesi gerekli’ diyerek olayı sıradan bir prosedür gibi sundu. Elbette bu sadece kılıftı. Eser işletme belgesinin ticari gösterime giren filmler için istendiği festival filmlerinde bu şartın aranmayacağını sinema sektörü iyi biliyordu. Peki sonra ne oldu? Sansüre kılıf olarak bulunan eser işletme belgesi, her festival için zorunlu hale geldi. Festivalin asıl sahibi ve en büyük destekçisi şirket, iktidar ile karşı karşıya gelmemek için festival direktörünü değiştirdi. Eser işletme belgesi zorunluluğu devam ediyor. Tepki gösterip yürüyüş yapan sinemacılar sonraki yıllarda festivale katılmak için eser işletme belgesi alma sırasına girdi, tepkiler unutuldu.

Anımsayalım, ‘mısır kavgası’nda soluğu hemen iktidarın kapısında alan gişenin dört atlısı, iktidarın gücünü ve problem çözme kabiliyetini övmekten bitap düştükleri toplantıda istediğini aldı. İktidar ne yaptı? Gişenin dört atlısına istediğini verirken torba yasanın içine sansür mekanizmasını sağlamlaştıran maddeler ekledi.

Sadece sanatta değil, spor alanında da belirleyici bir güç iktidar. Özerk kuruluşlar olan futbol ve basketbol federasyonlarının mevcut başkanlarının nasıl seçildiği sır değil. İktidar odağından nasıl el alıp kendi camialarına ‘işaret edilip’ seçimlere girdikleri ve garanti bir şekilde kazandıkları herkesin malumu. Orada da anımsanacak kritik anlar var. 2012’de Kadıköy’de Galatasaray’ın şampiyonluk töreni yapamayışı, stat ışıklarının kapatılması, sonunda dönemin başbakanına ricacı olunması ile krizin ‘siyasi müdahele sonucu’ çözümü. 2010’da kabul edilen Sporda Şiddetin Önlenmesi Yasası’nı anımsayalım. Tribündeki kötü tezahürata ve şiddete sıfır tolerans ile başlayan süreçte hapis cezasına varan yaptırımlar ve takımlara puan silme ve ligden düşürme gibi cezalar söz konusuydu. Sonra ne oldu? Bu işten büyük zarar göreceğini anlayan kulüpler iktidara yalvar yakar yasayı değiştirdi. Örnekler çoğaltılabilir.

TEK SORUMLU İKTİDAR MI?

Dönelim Oscar maceramıza. Bağlılık-Aslı filmini SEK’teki isimler dışında izleyen olmadığı ve komisyondan herhangi biri aksi yönde açıklama yapmadığı için kararın siyasi baskı sonucu bu şekilde çıktığı kanaati bir bilgi değil. İyimser ifade ile bir yorum. Bu yorumun dayanağı iktidarın tahakküm altına aldığı diğer alanlarda –en başta iş dünyası, belediyeler, ihaleler vs.– işlerin nasıl yürüdüğüne dair fazlasıyla verili bilgi olması. Bir diğer dayanak noktası da sanatçı iktidar/devlet ilişkisinin nasıl yürüdüğünü bütün sektörün adı gibi bilmesi. Yine de, ‘iktidarı destekleyen biri seçildiyse kesin siyasi müdahale vardır’ kanısının artık verili bir bilgi gibi kabul edilmesi bizim gerçekliğimiz.

Türkiye’de iktidarın her alanda belirleyici olma çabasının –ve bunu büyük ölçüde gerçekleştirmesinin– muhalifler üzerinde uyuşturucu bir etkisi var. Güç her alanda ve alabildiğine baskın olunca muhalifler de korunaklı alanlara çekiliyor. Yaşanan her şeyden iktidarı sorumlu tutmak, ilk bakışta yanlış değil. Ancak bu bakış açısı, iktidar dışındaki herkesin ve her şeyin etkisizleşmesini de beraberinde getiriyor. “Ülkeyi 17 yıldır biz mi yönetiyoruz? Tabii ki onlar sorumlu,” savunması retorik olarak size bir avantaj sağlayabilir. Ancak beraberinde şu soru gelecektir: Peki siz ne yaptınız? ‘Ya siyah ya beyaz’ çerçevesinden bakıldığında “Ne yani, bütün olup bitenin sorumlusu biz miyiz?” serzenişi gerçekçi bir argüman olmaktan uzak.

İktidarın siyaset ve yönetim alanı ile yetinmeyip kamusal alandan sanata, spordan etek boyuna kadar her konuda söz sahibi, dahası tek karar mercii olmak istemesi hazmı zor olsa da –iktidarın doğası gereği– anlaşılabilir. Tarih boyunca insanlığın ideal yönetim biçimini ararken uğradığı duraklar düşünülünce ortada çok da şaşılacak bir durum yok. İsteyen, elbette ki bunu iktidarın siyasi görüşüne, o görüşün temelindeki din yorumuna ya da erkek egemen kültüre bağlayabilir. Doğrusu, bunların hepsi, belki de daha fazlası gerçek sebep olarak önümüzde duruyor. Bu sebepler, iktidarın kendi dünyası ve doğası ile ilgili sebepler. Uygulamaya geçilirken, yani iktidar her alanı tahakküm altına alırken karşısına hiçbir engelin çıkmaması izaha muhtaç değil mi? Hadi biraz iyimser olalım, iktidar her alanı pervasızca ve hakkı olmadan domine ederken neden engellenmedi?

Türkiye’de hiçbir sektörün devlet/iktidar ile ilişkisi sağlıklı değil. Medya, spor, iş dünyası hiçbir zaman devletten bağımsız bir şekilde hareket edemedi. En muhalifler için bile bu böyleydi. Bizim yanılgımız, sanatın bir istisna olduğunu varsaymaktı. Ne de olsa onlar iktidar olsa bile kültür ve sanatta hâkim değillerdi –bizzat Cumhurbaşkanı’nın böyle açıklaması var– ve hiçbir zaman olamayacaklardı. Güzel avuntu doğrusu… Ne de olsa sanatçılarımız muhalif, sansür karşıtı ve iktidara geçit vermez, değil mi?