Dostumla yıllar sonra ilk kez buluştuk. Bizi neredeyse gençliğimiz kadar uzun bir ayrılığın ardından, Amerika’nın güneyindeki küçük kentte bir araya getiren şey ‘devlet’ti. 

Ben yıllar önce seçimimi yapıp ‘devlet kapısı’ndan ayrılırken dostum orada kalmış, adım adım parlak bir kariyer kurmuştu. Ama Türkiye’de hiçbir başarı cezasız kalmıyor: Son dönemin hukuksuzluk dalgasından o da payını aldı, gerçekten haksız yere ve gülünç gerekçelerle işinden oldu. Şimdi hayat bizi aklımızın ucundan bile geçmeyecek koşullarda yeniden buluşturuyordu.

İlk dikkatimi çeken, bakışlarındaki özgüven oldu. Haklı olduğunu bilen ama kaderin hükmünü kabullenmiş insanlara has o kendinden emin, çelebice ifade gelip yüzüne yerleşmişti. Yine de bastırdığı öfkesini sesinde, gizlemeye çalıştığı hayal kırıklığını kısa susuşlarında yakalıyordum. (Birlikte büyüdüğü arkadaşlarının konuşmasından ya da susuşundan duygularını anlar insan. Biz ilkgençliğin o en güzel zamanlarında birlikte marş söylemek kadar birlikte susmayı da öğrenmiştik. O günleri yaşayan şairin dediği gibi: gökle oyalanırdı her suskun çocuk / yağmurlu koğuşlara ilk kez girerdi gece / yataklarımızda beyaz yalnızlıklar bulurduk / kimler için susardık yatmadan önce.)

Dostum hiç kuşkusuz -birçokları gibi- onca yılını verdiği ‘devlet’ten vefasızlık görmenin şaşkınlığını yaşıyordu. 

‘Devlet baba’ya duyulan kırgınlık—sürecin mağdurlarında gözlemlenen bu refleks aslında topluma ilişkin köklü bir soruna işaret ediyor. 

Bizde devleti ‘baba’ gibi görme alışkanlığının uzun bir geçmişi var. Türk romanının -dolayısıyla ülkenin zihin tarihinin- temelinde bir baba/babasızlık sorunu olduğunu Jale Parla yazmıştı. Tanzimat romanı bir babasızlığa doğduğu için modernleşme döneminin öncü aydınları -ki çoğu edebiyatçıydı- güçlü bir baba figürüne ihtiyaç duymuşlardı. Parla’ya göre bu babasızlık izleği erken dönem Türk romanını biçimlendirdi. Bu sorunun kültür hayatımızdaki derin izleri üzerine de yazılıp çizildi. Örneğin, Nurdan Gürbilek’e göre bir siyasi liderin “baba” diye benimsenmesi benzer bir yetimlik duygusunun sonucuydu. 

Konunun evrensel kökenlerine girmeyeceğim. (Aile bağlarıyla devlet-yurttaş ilişkisi arasında benzerlik kuran ilk düşünür Aristoteles’ti.) Türkiye toplumunda modernleşme, otoriterlik, tek adamlık gibi bir dizi karmaşık etkenin sonucunda ‘devlet baba’ imgesi kökleşti. Devlet at değiştirse de ‘tebaa’yla ilişki biçimi hiç değişmedi. O yüzden “Baba”dan “Reis”e (bir anlamda mağdur yetimlikten bıçkın lümpenliğe) geçilince bile toplum ‘devlet baba’dan şefkat beklemeyi sürdürdü. Oysa devlet şefkat beslemez. Badiou’nun dediği gibi, devlet düşünmez. Acı çekmez, utanç duymaz, sevinmez, üzülmez. Devlet affetmez, gerektiğinde bozulmuş imajını düzeltmek için af yasası çıkarır sadece. Kısacası, devlet aslında bir makinedir. (Kontrolden çıkma potansiyeli yüksek o makinenin nasıl bir canavara dönüşebildiğini, Victor Serge gibi yirminci yüzyıl aydınlarının anılarında görürüz.)

Devlet unutmaz, yeri geldiğinde de hatırlamaz. El üstünde tuttuğunu gün gelir tanımaz. Bir dönem ezdiğini işine yararsa yüceltir. (Rusya’nın son dönemde Turgenyev’e yaptığı gibi: Rus muhafazakârlığı, bugün işine yaradığı için Babalar ve Oğullar romancısını ‘devletin bir oğlu’ ve kültür turizmi malzemesi olarak pazarlıyor. Türkiye’de de devlet, diyelim katlettiği Sabahattin Ali’yi pekâlâ bir ulusal kahraman olarak sunabilir.) 

Devletin öz ve üvey çocukları olur, bunlar yer de değiştirebilir. Ama o makinenin çarklarında ezilecek çocuklar hep bulunur.

Adı ister Mahir Mete, ister Ali İsmail, İbrahim Selim ya da Berkin… Ege kıyılarına bedeni vuran da, Meriç’te boğulan da, Meksika sınırındaki ‘toplama kampı’nda havasızlıktan ölen mülteci çocuk da “devlet dersinde öldürülmüştür.”

Devlet yüce değil, hiçbir zaman da olmayacak. Bu yüzden sağlıklı bir demokrasiye ilk adım ‘devlet baba’ romantizminden kurtularak atılabilir. Oidipusçu bir hesaplaşma değil bu: Bize ‘baba figürü’ diye sunulanın, neredeyse devlete tapınma kertesine gelmiş İslamcıların elinde bir bürokratik diktatörlüğe dönüşen devlet aygıtının, topluma hizmet etmek için kurulmuş bir mekanizma olduğunu anlamakla başlayabiliriz.

Bu toplum soldan sağa, liberalinden muhafazakârına, sosyal demokratından dindarına kadar iliklerine işlemiş aşırı devletçilik refleksinden kurtulursa bir şeyler değişebilir. (Siyasi değil kültürel bir sorundan söz ediyorum. Niçin gerçek sosyal demokrat yok, tartışması ayrı…)

Devletin hışmına uğrayanlardan biri olan dostum yetim büyümüştü. (Devlet gerçekten babalık yapabilir miydi?) Babasız erkek çocuklarının erken büyüdüğü söylenir, ama biz hep çocuktuk. Vedalaşırken dostumun yüzüne baktım. Karşımda ranzadan zıplayarak inen o haşarı çocuk değil, çok şey görüp geçirmiş, kendi iç hesaplaşmasını yapmış, yorgun ama umutlu bir adam vardı. İlk kez sahiden büyüdüğümüzü anladım.