Bir dönemin insanları tek tek göçüp gidiyor hayatımızdan. Eksiliyoruz, çoraklaşıyoruz.

Perşembe gecesi bu hayattaki en yakın arkadaşımı, dedemi kaybettim. Çocukluğumun can dostu, gençlik yıllarımın sırdaşı, bütün bir hayatımın dert ortağıydı.

Zorlu bir hayat yaşadı, sıkıntının her türlüsünü çekti ama koca bir ömründe tek bir kez şikayet ettiğine şahit olmadık. Etmezdi. Hep güçlü, hep dirayetli, hep mütebessimdi.

Bizden çok farklı eleklerden geçip, hamuru bizden çok farklı sularla yoğrulmuş başka bir devrin insanıydı. Benzerlerinin git gide azaldığı ve bizim, bu keşmekeş asrının insanlarının, nasıl olup da aramıza düştüklerini bir türlü anlamlandıramadığımız o naif, nezih, nazik dönemin çocuklarındandı.

Uzun sayılabilecek bir hayat yaşadı bu dünyada dedem. Esnaftı, çok insanla tanıştı, çok insanla çalıştı ama kimseyle çatışmadı. Dünya bazen tüm hayhuyuyla üstüne gelmesine rağmen etrafındaki saygı halesini hiç sıyırıp atmadı. Küçücük bir çocuktan sokaktaki dilenciye kadar herkese, bizi hep şaşırtan büyük bir edep ve saygıyla muamele etti. Çok sıkıntı çekti hayatı boyunca, ömrü binbir zahmetle geçti ama bilerek, isteyerek kimsenin kalbini kırmadı. Kimseyi incitmedi.

Nasıl mümkün oluyordu peki bu? Bizim bugün fert olarak, toplum olarak içine düştüğümüz buhranların benzerleriyle, belki çok daha beterleriyle bir ömür yaka paça olup bu kadar dosdoğru kalabilmesini sağlayan şey neydi dedemin? Bilmiyorum. Mektep medrese devirmiş, dünyayı gezip dolaşmış, çok okuyup çok yazmış bir insan değildi ama bilgeydi. Saatlerce konuşup anlatamayacağın bir şeyi kısacık bir hikayeyle özetler, hepimizi güldürür, dersini verir, geçerdi. Sade, gösterişsiz ama kökü çok derinlerde bilge bir ağaç gibiydi.

Bir bardak çayı yalnız içmeyen bir cömertliği vardı. Evinde, dükkanında hiç eksik olmayan misafirlerden geçerken bir bardak çay için uğrayanlara, o küçük dükkanında kimi bulsa karnını doyurur, bir kase çorbaya yalnız kaşık sallamazdı. Hep eli açıktı, eli çok açıktı. Kendi tabiriyle, “Topkapı’da dilenip, Sultanahmet’te sadaka verenlerden”di. Biri gelip ‘Abdurrahman amca ihtiyacım var’ dediğinde hemen koşar, konu komşudan borç harç para bulur, cebine koyup gönderirdi. Verdiği bu borçları geri alabildiğine hiç şahit olmadım dedemin. Bir kez olsun bunun lafını ettiğine de… “Olsa getirirler yavrum” der, çalışıp didinir, borç vermek için aldığı borcu sahinine geri öderdi.

Dedemin vefatıyla biz dünyanın öbür ucunda, katılamayacağımız bir cenaze töreninin, yapamayacağımız son vazifenin hüznüyle sabahı zor etmişken Sami Yıldırım beyin vefat haberi düştü bu sefer karşıma. Yamanlar Koleji’nin kurucu müdürü, bizim dönemimizin başdanışmanı Sami beyin. Yukarıda dedem için yazılanların tamamı, belki fazlası onda da vardı.

Dedem çok çalışırdı. Her gün sabah namazıyla dükkana gider, yatsı ezanıyla birlikte dükkanı kapatana kadar yerine oturmazdı. Sami hoca, sabah erkenden okula gelir, iki dirhem bir çekirdek, tertemiz giyimi kuşamı, başında o hep giydiği şapkasıyla bize yeni bir günün başladığını haber verirdi. Nereden baksan yetmiş yaşındaydı Sami hoca biz lisedeyken. Yine de her gün katları, katların tüm sınıflarını tek tek dolaşır, oradan oraya arı gibi koşturur dururdu. Hiç konuşmadan, tek söz söylemeden, sadece çalışkanlığıyla o kadar çok şey anlatırdı ki bize, oturup tembellik yapmaya utanırdık.

Daha on beş, on altısında gencecik, yerinde duramayan, belki çokça da haylazlıklar yapan adamlardık biz o yıllarda, Sami hoca, sanki hep karşısında kocaman insanlar varmış gibi davranırdı. Konuşması, hali, tavrı, duruşuyla edep nedir öğretirdi öğrencilerine. Liseye yeni başlamış küçücük çocukların karşısında bile hep ilikliydi Sami hocanın ceketi, “Ben kendi çocuklarımın bile karşısına pijamayla çıkmıyorum” derdi. Dedem de aynı öyleydi. Akşamları, saat iyice geç olup da herkes yatağına çekilene kadar üzerinde kumaş pantolonu, ütülü gömleğiyle öyle oturur, kendi çocuklarıyla, torunlarıyla o şekilde sohbet ederdi. Mesafeli değil, edepliydi. Sözleri hep kibar, hep ölçülü, hep nazikti ikisinin de.

Sami hocanın hayatı eğitimle geçmişti öğretmenlik, müdürlük, milli eğitim müdürlüğü yapmıştı. Dedem, hayatı boyu esnaftı, ticaretle uğraşmıştı. Bambaşka hayatları vardı ikisinin, bambaşka hayatlardan gelmişlerdi ama haddizatında ikisi aslında aynıydı. Onlar, aynı devrin, aynı büyülü geçmişin çocuklarıydı. Sami hocanın şapkası vardı sadece başında, dedemin kasketi. Belki tek farkları buydu.

O dönemi böyle farklı kılan neydi, bizi onlardan ayrı düşüren ne oldu bilmiyorum ama her gidenle o nezahet, o nezaket biraz daha flulaştı ufkumuzda. O dürüst, naif, fedakar insanların çağı her gidenle biraz daha uzaklaşıyor bizden. Şimdi, ‘dostun düşmanla buluşup gittiği’ bu soğuk hazan mevsiminde en çok da o insanlar ve hasletleri özleniyor sanki. Gidişleriyle, karşılıksız dostluğu, kayıtsız şartsız dürüstlüğü, sonucundan endişe edilmeyen bir mertliği, cesareti, fedakarlığı, cömertliği de beraberinde götüren o insanlara, aslında her zamankinden çok bugün ihtiyaç var halbuki.

‘Eskinin her şeyi iyiydi, yeninin her şeyi kötü’ değil hayır, ama eskilerin, eskiyi iyi yapan o yiğitliği de ne yazık ki onlarla birlikte gitti galiba. Bizi, dostun selamını korkarak verdiği, düşmanın korkmadan delice zulmettiği kapkaranlık bir dönemin orta yerine bırakıp, hep birlikte o iyiler diyarına gittiler.