Çankırılı, varlıklı bir esnaf olan Hacı Ahmet Efendi ile Çerkez asıllı, Hanife Feride Hanımdan dünyaya geliyor Büyükdede Ali Kemal. Doğduğu Süleymaniye semtinde klasik medrese eğitimini ve hafızlığını tamamlıyor. Devrin bir miktar kuşkucu ‘Ulu Hakan’ı son döneminde kendisine perestiş etse de Sultan’ın mabeyni hümayününün yönlendirmesi ile genç yaşlarında sürgünü ve mahpusu da yaşıyor. Mülkiye’nin son sınıfında dil öğrenme bahanesi ile gittiği ilk sürgünü sonrası babası İsviçreli, annesi İngiliz Winfred ile tanışıyor. Ali Kemal, Winfred’in kendisine duyduğu aşka rağmen -kız tarafının soğukluğuyla- birkaç yıl yaşadığı Kahire’ye gitme fikri galip geliyor. “Bir sene sonra aynı gün aynı saatte, halen aşkında ısrarlı isen İsviçre’nin Lucerne şehrinde, vedalaştığımız köprüde buluşalım!” deyip ayrılıyorlar. Tam bir yıl sonra ikisi de sözleştikleri yere gelip kavuşuyorlar.

Müslüman damada nikah kıymam diyen rahiplerin çokluğundan bunalsalar da Londra-Paddington’da müsamahalı bir Rahibin nezaretinde 1903’te evlenirler. İlk çocukları Selma Kahire’de dünyaya gelir. Özgürlüğe kısmen muhtaçlıktan, hürriyet fikriyle İngiliz-Fransız liberalizminden ve hümanizminden mülhem yazılar yazar. 1909’da yönetimi devralan İttihatçıların despot siyasetini amansız eleştirirken yine zorunlu sürgününe Paris’e kaçar. Oğlu Osman Wilfred Kemal’e hamile eşi İstanbul’daki evinde kolluk kuvvetlerinin kaba baskınına uğrayınca kahrolur Paris’te. İstanbul’da peşi sıra gelen gazeteci cinayetleri, hakkında çıkan ebedi sürgün kararı sonrasında hamile eşinin ve kızı Selma’nın, kayınvalidesi Margaret Johnson-Brun refakatinde Londra’ya gitmelerini ister. Yorucu bir yolculuk sonrasında sağ salim Osman Wilfred Kemal’i dünyaya getirirken kendisi dünyaya veda eder Winfred. Mihnetkeş eşinin adı barışın kızı manasındadır, bu sebepten barışın oğlu Wilfred’i ekler oğlu Osman’ın adına.

ÖZGÜR BİR DEVLET HAYALİ

Eşinin ve oğlunun adına telmih olunan Fetret adlı ütopyasını İngiltere’de kaleme alır. Fetret otobiyografik bir roman ve bir hayaldir. Kendisi gibi medeni, bir çok dil bilen, Kur’an hafızı bir babanın yarı Avrupalı Hıristiyan akrabaları olan oğlu Osman Fetret Bey öncülüğünde özgürlükçü-çoğulcu Avrupalı bir Müslüman devlet rüyasıdır. Fetret; irfan ile aydınlanmış erdemli kadınlar ve erkeklerden müteşekkil bir medeniyettir. Kültürel, dinsel farklılıklarla birlikte yaşanabilen, maneviyatla kurulmuş herkesin eşit faydalanabildiği müesseseleriyle mamur bir toplum özlemidir. Fikrin “şiddetlice bir yazı yoluyla” ifade etmekten dolayı erklerin şiddetine maruz kalmadığı, siyasi içtihatların bedelinin linç ile ödetilmediği müsamahalı bir devlet hasretidir.

Hakkındaki sürgün hükmü affedilince çocuklarını İngiltere’de bırakıp İstanbul’a döner 1912’de. Bir Osmanlı paşasının kızı olan Sabiha Hanım ile evlenir ve 1914’te Zeki Kemal (Kuneralp) dünyaya gelir. Gazetesi kapatılır, savaş yıllarında öğretmenlik yaparken muharrir olmanın şanı ile tehcirle kahredilen Ermenilerin hakkı ve izzeti hayatını savunur korkusuzca. İttihatçıların savaş sonrası siyasi sahneden çekilmesi ile mütareke yıllarında 6 ay kadar aktif siyaset içerisinde yer alır. Geçici hükümette eğitim ve içişleri bakanlığı yapar. İçişleri Bakanlığı sırasında Ermenilere karşı savaş suçları işleyenlerin tespit ve yargılanmalarının temini için çalıştığından Kuvayı Milliyeciler ve Ulusalcı cephe tarafından Artin Kemal diye anılır. Fikri anlaşmazlıkla hükümetten istifa eder DarülFünün’da hocalığa ve gazeteciliğe geri döner. Ankara Hükümetinin içerisinde çok sayıda savaş suçlusu ve Kuvayı Milliyenin şiddetli ve hukuksuz eylemlerinden dolayı üslubu şedit yazılar ve konuşmalar ile Milli Mücadeleye muhalif kalır. “Gayeler bir idi ve birdir”, “…biz bu içtihadımızda yanılabiliriz, ya neticede sürülmek mi, vurulmak mı, asılmak mı ne ise cezamızı çekeriz. Bir fikir için mücahede edenlerin akıbetleri bazen de böyle olmaz mı?” diye yazdıktan bir ay sonra Nazım Hikmet memleketinden insan manzarası olarak o hazin sonunu paylaşır Büyükdedenin. Kızgın genç subayların ‘Kahrol Artin Kemal…’ diyerek parçaladığı bedenini ve müzayedede satılan, parçalanan kolundan kesilen saatini anlatır. Savaş ve mütareke yıllarında kendi ifadesiyle “iki ciğerpâremi İngiltere’de hiçbir medâr-ı maişeti, benden başka da muîni olmayan o ihtiyar kadınla beraber sokak ortalarında bırakmak felâketine uğradım.” diyerek son 8 yılını feci bir ızdırabı yaşayarak geçirmiş ve Sabiha Hanım da bu ızdırabı hissetmiştir. Margaret harb zamanı karşı cephede savaşan müttefik Almanlar ve Türklere yükselen tepkiden çekinip Brun olan Alman soyismini kaldırdığı gibi Osman Ali Kemal’i de kaldırtır tek varisi olarak kalınca. Artık Wilfred Johnson’da hiç bir hatıra kalmamıştır babadan kalan, ilk doğum belgesi ve Ali Kemal ile Winfred çiftinin merasim fotoğrafları dışında. Yetim ve öksüz Wilfred’in oğlu Stanley Johnson, “Babası tarafından terk edilmiş bir çocuk”, “Hiç bahsetmedi, hiç bir şey anlatmadı bile dedemle ilgili”, “Annem saklamış dedeme ait ne varsa hatıra” der.

‘BEN MUHAKKAK TÜRK OLMALIYIM’

Sabiha Hanım eşinin vahşi infazı sonrası, 8 yaşındaki oğlunu alıp Ali Kemal’in vasiyetini yerine getirmek için soluğu İngiltere’de alır. Wilfred Johnson, Celma Kemal kardeşlere (Celma Kemal babasının soyismini kullanır ve Türk vatandaşlığı da alır) ve vefakar anneannelerine fakir babalarının emanetlerini takdim eder. Stanley Johnson bu hadiseyi annesinden dinledikten sonra, “Babam tek kelime ile katkıda dahi bulunmadı.” diyerek annesinin verdiği irtibat detayları ve adres ile 18 yaşında bir genç olarak 1959 İstanbul’una manevi babaannesi Sabiha Hanım’ı ziyarete nasıl binbir heyecanla gittiğini hatıratının “Mutlaka, ben muhakkak Türk olmalıyım’ bahsinde anlatıyor. Hastalıklarına rağmen Sabiha Hanım’dan gördüğü şefkati ve manevi babaanneye olan muhabbetini büyükdedesi gibi gazeteci olan kızına verdiği Rachel Sabiha ismiyle yaşatıyor.

Bir hafta Sabiha Hanım ile İstanbul’da akabinde o dönem Ankara’da görev yapan Dışişleri Mensubu, amcası Zeki Kuneralp’in evinde 3 hafta misafirliğiyle babası Wilfred’in aksine dedesinin ehline intisabıyla bahtiyar oluyordu. Stanley Johnson Büyük Britanya’nın Avrupa Birliği milletvekili olup Brüksel’e gittiğinde de Türkiye’yi hiç unutmadı. Dedesinin hatırasına hürmeten Türkiye’nin adı geçtiği her yerde gönüllü bir elçi ve sesti. Churchil’in partisi Muhafazakar Parti’nin üyesiyken büyük oğlunu da siyasete hazırlıyordu. ‘Başbakan olması gerektiğini hep telkin ediyordu oğluna. İngiliz siyasetine ve Muhafazakar Parti’ye şekil veren İngiltere’nin en ünlü siyasetçilerini, başbakanlarını yetiştirmiş Eton Kolej’e (Eton College) gönderir büyük oğlu Boris’i.

LİBERAL BÜYÜKDEDENİN MUHAFAZAKAR TORUNU

O önce kendisine Londra Belediye Başkanlığı yolunu açan, Britanya’nın eski başbakanı David Cameron ile birlikte İngiliz burjuvasının özel ortaokul ve lise mektebini bitirip Oxford Üniversitesine adım attı. Londra Belediye Başkanlığı’na aday olduğunda büyük dedesinin ruhunu şad edip liberal bir kalenin komutanı gibi Londra’daki tüm etnik, inanç kökeninden insanların oylarını utuverdi. Müslümanların mescitlerini ziyaret ederken hafız Müslüman büyük dedesinin torunuyum diyerek, Yahudi toplumunu annesinin büyük dedesinden bahsederek sevindirdi. Türkçe konuşan topluma ben de sizden biriyim dedi sınıfsal farkı bir süreliğine umursamayarak, netice de iki dönem kazandığı Londra Belediye Başkanlığı döneminde 2012 Dünya Olimpiyatı ev sahipliği ile ününe ün, şöhretine şöhret kattı Boris. Belediye başkanıyken, “Ben Müslümanların, Yahudilerin ve Hıristiyanların ürünüyüm ve herkese hizmet edeceğim” diyerek başladığı görevinde Londralıların çoğunlukla sevgisini de kazandı. Belediye başkanlığının son yılında Britanya Parlamentosu’nda milletvekili olmak için eski ortaokul-lise-üniversite arkadaşı ve Başbakan David Cameron’dan destek alarak milletvekilliğine seçildi. Liberal Kalenin Kumandanlığı misyonunu tamamlayıp sağcı-muhafazakar-milliyetçi Britanyalı Trump olma yolunda adımlarını sağlamlaştırdı.

GAZETECİLİKTEN SİYASETE…

Üniversiteden mezun olur olmaz başladığı gazetecilik serüvenindeki ilk ikametgahı olan Brüksel’de muhabirliğini yaptığı Avrupa Birliği’nden ayrılma referandumunda eski arkadaşı David Cameron’a karşı aşırı sağcı, yabancı-göçmen karşıtlığı ile güçlenen cepheye katıldı. Göçmenliği överken yereceği, AB’yi desteklerken karşı çıkacağı günlere hazırdı. Kendisi gibi sarı-parlak-züppe sınıfının güçlü temsilcisi Michael Gove ile birlikte olup eski arkadaşına karşı Britanya’yı hem Avrupa Birliği’nden çıkaralım, referandum da AB’de kalalım diyen okul arkadaşını istifa ettirip hem de ülkeyi birlikte yönetelim paktına dahil oldu. 10 yıl önce Ortaköy’de birasını içerken çektiği belgeselde “burası İstanbul umudun, bilginin ve Avrupa’nın eski merkezi, medeniyetlerin inançların buluşma noktası”, “Müslüman çoğunluğun ülkesi Türkiye Avrupa Birliği’ne muhakkak dahil olmalı”, “Batı Roma ve Doğu Roma kucaklaşması” derken aslında ne dediğini AB’den ayrılma kampanyasında gayri ihtiyari politik hırsının şehvetiyle teşhir eyledi. “80 Milyonluk Türkiye Avrupa Birliği’ne dahil olursa biz sınırlarımızı nasıl koruyacağız bu 80 milyondan. İşte bu sebepten AB’den çıkmak için oy verin deyivermişti”.

Boris Johnson popülist bir politikacı olarak her zaman halkın içinde. Karşılaşmalarımdan birinde her zamanki gibi samimiydi.

‘BEN DE GÖÇMEN BİR DEDENİN TORUNUYUM’

Yükselen Müslüman karşıtı söyleme el sallamak için peçeli kadınları banka soyguncusu, Britanya sokaklarındaki posta kutularına benzetivermişti. Boris cebinde farklı kartlarını taşıyan bir sağcı popülist siyasetçi olarak Muhafazakar Parti liderliği yarışında Başbakanlığı da devralma yolunda Müslümanlardan, göçmenlerden tekrar özür diledi: “Ben Müslüman, göçmen bir büyük dedenin torunuyum ve dedemin Britanya’ya göç ederken düşündüğü gibi bir ülkeye başbakanlık yapmak istiyorum, ümit veren, şeffaf, cömert ve dünyanın her ülkesinden insana ve değerlerine kucak açan”. Muhafazakar Parti liderliğine seçilerek istifa eden Theresa May’in yerini alırken üç şey vadediyordu: Ülkede birlik ve içtimai uyumu sağlamak, İşçi Partisi Lideri Jeremy Corbyn Başbakanlığı’nı engellemek ve 31 Ekim’de Britanya’nın AB üyeliğini bütünüyle sonlandırmak. Büyük dedesinin rüyasını Allah hayra erdirsin demek düştü bizlere de.