Tutuklu gazeteci Zafer Özcan
Gazeteci Zafer Özcan, eşi Sema Özcan ve çocukları Ebrar Beyza, Emir ve Eren ile birlikte.

6 ay önce Manisa’da tutuklanan ve Akhisar Süleymanlı Cezaevi’nde bulunan gazeteci Zafer Özcan’ın kızı Ebrar Beyza Özcan babasına bir mektup yazdı.

KHK ile kapatılan Bugün gazetesi yazarı, eski Zaman ve Aksiyon muhabiri Zafer Özcan’ın cezaevinden yazdığı bayram mektubuna cevap niteliğindeki satırlar, Ebrar Beyza Özcan’ın Hercümerç. adlı blogunda, “Babama Dair, Sızı” başlığı ile yayımlandı.

İşte, Özcan’ın mektubu:

Sana bu satırları, kapıları üstüme kilitlenmiş karanlık bir odadan yazıyorum. Zira içinde senin olmadığın bu ev, her köşesine varlığını nakşedip gittiğin bu ev, bana yalnız seni hatırlatmakla kalmıyor; geçmişin seninle süslü güzel anlarını zihnime binlerce çiviyle saplıyor.

Sisli bir orman içinde adımlarımızı ağır aksak fakat cesaretle atıyor gibiyiz. Yarını bilmeden, yarının getireceklerini düşünmeden, sensiz geçen günleri saymamaya çalışarak… Bazen, hiç anlayamadığım tuhaf anlarda, göğsüme bir bıçak saplanır gibi olur da tam o an ne iş yapıyorsam bırakır, senin gardrobuna koşarım. Senin kokunu, sesini, yalnızca sana aşina bir şeyler ararım o dolapta. Kıyafetlerine özlemle sarılır, birlikte iki ucundan tutup genişlettiğimiz, çağlara böldüğümüz zamanları anımsarım. Bir zamanlar sana ne çok yakın olduğumu düşünür, şükrederim. Senin dostun, dert ortağın fakat daima küçük kızın olabildiğim onca an.. Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi’nde âşık olduğu kadının peşinde umutsuzca sekiz yıl bekleyen Kemal’e şunları söyletir: “Hayatımızı Aristo’nun Zaman’ı gibi bir çizgi olarak değil de, böyle yoğun anların tek tek her biri olarak düşünmeyi öğrenirsek, sevgilimizin sofrasında sekiz yıl beklemek bize alay edilebilecek bir tuhaflık, bir saplantı gibi değil, şimdi yıllar sonra düşündüğüm gibi Füsunların sofrasında geçirilmiş 1593 mutlu gece gibi gözükür.” Ben de tıpkı Kemal gibi, hayatı böyle yoğun anların tek tek her biri olarak düşünüyor, seninle geçirdiğim her anı, görüş günleri de dahil, hatıralarımız arasına katıp mutlulukla anımsıyorum. Annem de “benim için yaşam artık salı gününden ibaret” derken bunun bir benzerini söylemişti farkında olmadan. Yaşamı güzel anların bir toplamı olarak görmek, bu yaranın pansumanıdır sanırım.

Sen gittiğinden beri senin babalığın üzerine düşünecek binlerce vaktim oldu. Babası içinde yara olmuş her çocuğa ömürlerinde bir gün dahi olsa, senin babalığını tattırmak isterdim. Eminim güzel yüreğin onların da şifası olurdu. Oysa sen benim kadar şanslı değildin. Erken kaybettin babanı. Babalık nedir, kendinde gördün ilk. Ancak harika bir baba oldun. Gittiğinde aklıma gelen ilk düşüncelerden biri, artık yalnız kaldığımdı. Ben sadece babamı değil, dostumu da bıraktım duvarların ardına. Eve geldiğim ilk an, yokluğun somut bir varlığa dönüşüp boğazıma sarıldı. Zaman zaman boğuluyormuşum gibi hissederim hala. Yine de bizden uzakta da olsa bir yerde var olduğun için şükrediyor, bana yaşattığın ve öğrettin her şeyi karanfillerle zihnimde saklıyorum. Sen gelene dek onlarla avunacağım.

Çok bunaldığım zamanlarda, hayatın dar bir saksıya dönüşüp köklerimi kuruttuğunu hissettiğimde senin mücadeleni hatırlıyorum. Yaşamın sıradanlıkların içine gizlediği güzellikleri görebilmeni, küçük bir şehirde de olsa keşfetme serüvenini sürdürmeni, kendine kitaplardan bir kale inşa etmeni takdir ediyor; sana hayran kalıyorum. Tevekkül, özlem ve düşünceyle geçen günlerinde babalığını bir gün dahi aksatmaman hep çok tuhaf ve büyülü geldi bana. Çıtkırıldım ve narin bir yapım vardı benim. Sen çok gülerdin bu yanıma. Sonra senin bir kasırgayı nasıl da ustaca yönettiğini gördüm. Gidişinin ardından seni taklit etmeye çabaladım. Güçlü olma sırasının bana geçtiğinin farkındayım. Ne zaman yorulsam bir anıt gibi yeşeriyor evimizde varlığın…

Rüyalarıma çok fazla giriyorsun. En son gördüğümün etkisinden çıkamadım. Büyük bir evdeydik, sen henüz yoksun. Ama hepimiz seni bekliyoruz, yüreğimiz çıkacak gibi heyecandan. Duvarlardan kurtuluşunun ardından çıkmış olduğun ilk yurt dışı seyahatinden dönecekmişsin. Annem sabırsızlanmışken birden kapı zilinin sesini duyuyoruz. Ben uzunca bir koridoru geçerek kapıya koşuyorum. Heyecanla açıyorum kapıyı sana. Açık mavi şişme mont var üzerinde, elinde de bavulun. Hemen sarılıyoruz sana sırayla. Tam montunu asmaya götürecekken “kızım cebinde hediyeler var” diye sesleniyorsun. Bir paket çıkarıp onu bana uzatıyorsun ve burda bitiyor rüya. Öyle gerçekti ki uyandıktan bir süre sonra hangi hayatımın içinde olduğunu kavramaya çalışıyordum. O tatlı kavuşmanın tadı içimi sızlattı.
Yurt dışı iş seyahatlerinin simgeleşmiş bir anlamı vardı bizim için. Bir kez dahi elin boş dönmediğinden, heyecanla beklerdik seni. Ne güzeldi, şimdi daha güzel ve inanılmaz geliyor. Ancak hiç değişmeyen bir şey var ki sen bize hediye almaya devam ettin, cezaevinde bile.

Çoğu zaman akıp giden hayatın ortasında gerçeklikten sıyrılıp seni düşünüyorum. Başımıza ve binlercesinin başına gelen felaketten habersiz kalabalıklar gelip geçiyor, ben yalnızca izliyorum. Karşılarına çıkıp, hayatlarının akışını kesip hikayemizi anlatmak istiyorum. Bizim hikayemizi… Binlerceyiz, binlerce yürekte aralıksız süren bir yangın var. “Siz hiç mi duymadınız kokusunu dumanın, ciğerlerinize kaçmadı mı hiç?“ diye haykırmak istiyorum yüzlerine. Hançerle orta yerinden kesilmiş hayatların kanı sizin gözlerinize değmedi mi hiç? Hayatın her şeye rağmen akıp gidiyor olması sinirlerimi bozuyor. Oysa ben hayatın boğazına sarılıp durdurmak istiyorum akışı…

Belki sen, seni zaman zaman unuttuğumuzu, bu akışa kapılıp bu felakete alıştığımızı düşünüyorsundur. Düşünme ne olur. Yokluğun sızlayan dişim gibi, su bile içsem bana ağrıyı hatırlatır. Unutmak mümkün mü?