Türkiye‘de daha önceden başlayan otoriterleşme eğilimi 15 Temmuz darbe girişiminin ardından hızlandı, demokrasi, insan haklarının tamamen rafa kalkmasına sebep oldu. Özellikle (Gülen) cemaat(i) mensubu ve sempatizanı veya cemaatle ilişkisi olduğu düşünülenlere yönelik idari ve adli uygulamalar, ciddi hak ihlallerine yol açtı. Yargı ve silahlı kuvvetler mensupları iktidarın bu hak ihlallerine yoğun olarak hedef olan iki meslek gurubunu oluşturuyor. 

Bu süreçte iç hukuktan ümidi kesen mağdurların umudu uluslararası kuruluşlar, özellikle AİHM oldu. Aradan yaklaşık üç sene geçtikten sonra AİHM, nihayet (Alparslan) Altan/Türkiye kararıyla bir hak ihlaline karar verdi.

HAK İHLALİ KARARI NE ANLAMA GELİYOR?

Karar AİHS’nin 5. maddesine, yani özgürlük ve güvenlik hakkına aykırılık nedeniyle verildi. Karara yalnız Türk üye muhalif kaldı. Ardından AİHM benzer durumdaki hakim ve savcılar için Türkiye’den savunma istedi. Geçen haftalarda Altan kararı kesinleşti. Peki, karar ne anlama geliyor ve benzer durumdaki yargı mensupları için ne ifade ediyor?

Karara konu olayda Altan, 16 Temmuz 2016 günü, yani darbe girişiminin sabahında polis koruması ve gözetiminde bulunan evinde (yüksek yargı bürokrasisine ait kamu lojman alanında yer almaktadır) göz altına alınmış ve 20 Temmuz günü tutuklanmıştır. 4 Ağustos 2016 tarihinde de Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu, 667 sayılı KHK’ya istinaden “sosyal çevre bilgisi” sonucu zaman içinde oluşan “kanaate” dayanarak Altan’ın üyeliğini düşürülmesine karar vermişti. Altan’ın yaptığı tutukluluğa itirazlar ilki 9 Ağustos 2016 da olmak üzere reddedilmiş, Anayasa Mahkemesi (AYM)’ne yaptığı bireysel başvuru (tutuklulukla ilgili) ise 11 Ocak 2018 tarihinde reddedilmiştir. AYM, kararında tanık ve şüpheli ifadeleri, telefon sinyal bilgileri ve başkalarına ait ByLock yazışmalarında adının (aslında kendi adı değil, bir itirafçının iddiasında yer alan bir takma adın Altan’a ait olduğu iddia ediliyor) geçtiği iddiaları, kuvvetli suç şüphesi için yeterli görülmüştür. AYM kararında tutuklamanın ölçülü olduğu ve meşru gerekçelere dayandığı ifade edilmiş, Altan’ın AYM üyesi olduğu ve bu nedenle özel soruşturma ve yargılama usullerine tabi olduğu yönündeki şikâyeti ise atılı suçun ağır ceza mahkemesinin yetkisine giren silahlı terör örgütüne üyelik suçlaması olduğu gerekçesiyle reddedilmiştir. Tutukluluktan 18 ay sonra Altan hakkında örgüt üyeliği suçlaması ile iddianame düzenlenmiş ve 6 Mart 2019 tarihinde de Yargıtay 9. Ceza Dairesi elindeki tek delil olan muğlak ve somut bilgi içermeyen şüpheli ve gizli tanık ifadelerine dayalı olarak 11 yıl 3 ay ağır hapis cezasına hükmetmiştir. 

AİHM’İN HAK İHLALİ KARARININ İKİ GEREKÇEİ 

AİHM kararında AİHS’nin 5/1-c maddesi’nin iki nedenle ihlal edildiği sonucuna ulaşılmıştır. Maddeye göre kimse kanunda öngörülen usule uyulmadıkça ve suç işlediğine dair makul şüphe bulunmadıkça özgürlüğünden yoksun bırakılamaz. AIHM kişi hakkında uygulanan tedbiri, kanuni olup olmadığı, kanuni ise, meşru bir amaç taşıyıp taşımadığı, daha sonra ise başvurulan tedbir (tutuklama) ile ulaşılmak istenen amaç arasında orantılılık olup olmadığı ve uygulanan tedbirin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı sıralamasıyla incelenmektedir. 

Anayasa 6216 sayılı Kanununa göre, AYM üyeleri hakkında ağır cezalık suçüstü hali olmadıkça ve AYM Genel Kurulu karar verilmedikçe soruşturma açılamaz ve üyeler tutuklanamazlar. Ancak ağır ceza mahkemesinin yetkisine giren suçüstü halinde genel kanun (CMK) hükümlerine göre soruşturma yürütülür.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun, 10 Ekim 2017 içtihat kararı ile örgüt üyeliği suçunun mütemadi (devam eden) suç olduğu ve bir hakim silahlı örgüt üyeliği şüphesiyle yakalanırsa, suçüstü halinin var olduğunu kabul ederek adeta hukuku tersine çevirmiş ve tutuklamalar için gerekçe üretmiştir. 

AİHM’DEN YARGITAY’A: YORUMUNUZ KAVRAMIN METNİNE AYKIRI

AİHM, CMK m. 2’de “suçüstü hali, işlenmekte olan suçu, henüz işlenmiş olan fiil ile fiilin işlenmesinden hemen sonra … yakalanan kişinin işlediği suçu veya fiilin pek az önce işlendiğini gösteren eşya veya delille yakalanan kimsenin işlediği suçu…” ifadesine atıf yaparak Yargıtay’ın yorumunun, CMK m. 2’deki suçüstü kavramının metnine aykırı olduğunu, temadi eden suç gerekçesiyle yapılan genişletici yorumun açıklanamadığını ve bu yorumun açıkça dayanaktan yoksun olduğunu tespit etmiştir. Dolayısı ile uygulanan tutuklama tedbiri AİHS’nin 5/1 maddesinde yer alan kanunla öngörülmüş prosedüre uygun olmak koşuluna aykırı olduğundan yasal dayanaktan yoksun bulunmuştur. AİHM ayrıca bahse konu Yargıtay içtihadının yargı mensuplarını Yürütme organının müdahalelerine karşı koruyacak güvenceleri de yok saydığını belirterek hukuktan en kadar uzaklaşıldığına işaret etmiştir.

Normalde AİHM uygulamasında kanunilik ilkesinden ihlal bulunması halinde inceleme burada kesilip ihlal kararı verildiği halde, kararda Yargıtayın genişletici yorumunun OHAL’in ötesine geçen legal sonuçlara yol açtığı ve OHAL durumunun özel koşulları ile de meşru gösterilemeyeceği ayrıca ifade edilmiştir. 

GİZLİ TANIK YA DA BYLOCK İDDİASI MAKUL ŞÜPHE OLMAZ

İkinci olarak makul şüphenin ya da iç hukukta yer alan kuvvetli suç şüphesinin bulunup bulunmadığı incelenmiştir. AİHM bu incelemede AYM kararına atıf yapmıştır. Altan’ın tutuklulukta makul şüphe bulunmadığıyla ilgili AYM’ye yaptığı başvuru, AYM tarafından özetle: bir şüpheli ile iki gizli tanığın Altan’ın cemaat üyesi olduğuna dair tahmin ve değerlendirmeleri, başka kişilerin Bylock yazışmalarında geçen “selahattin” ismi ile Altan’ın işaret edildiği, yurt dışı ziyaret kayıtları (Tamamı AYM adına resmi ziyaretler) ile Altan’a ait telefon hattının sinyal verdiği bölgeden (kamu lojmanı) cemaat tarafından kullanılan bir başka hattın da sinyal verdiği ve bu hattın da Altan tarafından kullanılmış olduğu iddiası gerekçe gösterilerek reddedilmiştir.

Gerçek bir yargılamada hiçbir değer ifade etmemesi gereken bu iddialar özellikle iktidara yakın basında gündem yapılarak delil yetersizliği örtülmeye ve kamuoyu oluşturmaya çalışılmıştı.

AİHM, konuyla ilgili olarak belirtilen delillerin gözaltına alınma tarihinden çok sonra elde edildiğini, Altan’ın  dair tutukluluğu meşru gösterecek hiçbir somut delil olmadığı iddiasının AYM tarafından incelenmediğini, Hükümetin de bu hususta sessiz kaldığını belirtmiştir. Devamla AİHM, daha sonra toplanan delillerin ilk tutuklama anında bulunması gereken yeterli maddi delil sunma yükümlülüğünü ortadan kaldırmadığını ifade etmiştir. Sonuç olarak AİHM Altan’ın tutukluluğunu meşru gösterecek şüpheye dair somut delil unsurlarından (spesifik olay ya da bilgi) hiçbirinin bulunmadığını veya gösterilmediğini, bir diğer ifade ile yukarıda zikredilen delillerin(!) delil olmadığını tespit etmiştir.

AİHM ayrıca suç örgütüne üyelik suçlamasında kişinin özgürlüğünden yoksun bırakılmasının basit bir şüpheye dayalı olduğu ve bunun tutukluğu meşru gösteremeyeceğini, somut olayda AYM üyesinin tutukluluğu söz konusu olduğundan bu değerlendirmeleri bu nedenle de özellikle önemli gördüğünü ifade etmiştir. Aslında AİHM kararının satır aralarından tutuklamanın keyfi olduğu açıa okunabilir. 

KARARIN DEVAM EDEN DAVALARA ETKİSİ NE OLACAK?

Öncelikle normal bir hukuk sisteminde yapılması gereken Altan’ın ve benzer durumda olan tüm mağdurların derhal salıverilmeleridir. Ancak bunun Türkiye’nin mevcut koşullarında ve mevcut yargı sisteminde yapılması zaman alacak görünmektedir. Tabi ki AİHM kararlarını veya uluslar arası taraf olunan sözleşme kararlarını uygulamamanın bir maliyeti olacaktır. Mevcut mağduriyetler düşünüldüğünde sadece bu yönüyle dahi parasal olarak gelecek neslin sırtına ciddi bir maliyet bırakılacağı görülmektedir.

AİHM’in Altan kararı benzer şekilde tutuklanan binlerce yargı mensubunu hatta onbinlerce kamu personelinin ilgilendirmektedir. Zira 15 Temmuz sonrası tutuklanan tüm yargı mensupları hakkında Yargıtayın genişletici (!) suç üstü yorumu (temadi eden suçla bağlantılı) gerekçe gösterilmiştir. Ayrıca başta yargı mensupları olmak üzere on binlerce tutuklu da yönünden şüpheli ve gizli tanıkların soyut ve tahmini ifadeleri gibi somut bir bulguya dayanmayan deliller (bunlar kuvvetli suç şüphesi oluşturmadığı gibi makul şüphe oluşturacak boyutta bile değillerdir) gerekçe gösterilerek tutulmaya devam edilmektedirler. Benzer uygulamaya maruz kalan başta yargı mensupları olmak üzere tüm kamu personelinin iç hukuk yollarını usulüne uygun şekilde tükettikten sonra yapacakları AİHM başvurularından aynı sonucun çıkması kuvvetle muhtemeldir. 

Bir diğer husus kararda başvurucunun şikayetleri sadece AİHS’nin 5/1-c maddesi (tutukluluğun gerekçeleri yönünden) incelenmiştir. Başvurucunun tutukluluğun uzun sürmesi, adil yargılanma ile özel ve aile hayatına saygı hakkı ve ayrımcılık yasağına ilişkin şikâyetleri, bu şikayetlere ilişkin AYM önünde bekleyen bireysel başvuru nedeniyle kabul edilemez bulunmuştur. Bunların da AYM kararından sonra AİHM önünde başvuruya konu olacağı ve birçoğundan yine ihlal kararı çıkacağını şimdiden ifade edebilirz.

Ayrıca 15 Temmuz sonrası meslekten KHK ve benzeri şekilde ihraç, tutuklama ve basit gerekçelerle mahkum etme, şirket ve kurumlara kayyım atama ve/veya TMSF’ye devretme, dernek, sendika ve vakıfları kapatma, basın, yayın ve medya organlarına el koyma ve kapatma gibi uygulamaların özgürlük ve güvenlik hakkı dışında adil yargılanma hakkının güvenceleri olan silahların eşitiliği, yasayla kurulmuş bağımsız ve tarafsız mahkeme önünde yargılanma, gerekçeli karar hakları yanında mülkiyet hakkı, masumiyet karinesi, düşünce, vicdan ve din özgürlüğü gibi pek çok sözleşme maddesi bağlamında hak ihlaline yol açtığı ve zaman içinde bu haklar yönünden de ihlal kararları çıkacağı söylenebilir.

AİHM, ANAYASA MAHKEMESİ’Nİ SORGULAMAYA BAŞLADI

AİHM ayrıca Türkiye’den istediği savunmalarda Anayasa Mahkemesi’nin etkili olup olmadığına dair de sorgulamaya yapmaya başladı. Yakın zamanda Anayasa Mahkemesi’nin cemaat soruşturmalarında ve diğer hususlarda ihlal kararları vermesi aslında uluslar arası hukukta Türkiye’deki uygulamaların artık kabul edilemez bir boyuta vardığını ve AYM’nin etkili iç hukuk yolu vasfını yitirme riskini gördüğünü göstermektedir. Yakın zamanda AYM’nin iktidarla olan ilişkileri de gözeterek daha çok ihlal kararı vereceğini söyleyebiliriz.

Mağdurların yapması gereken mağduriyete konu hususlarda iç hukuk yollarını usulüne uygun bir biçimde tüketrek AİHM’ne ve bunun yanında Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kuruluşlara başvuru yapmalarıdır. Sonuç alamıyoruz diyerek başvuru hakları kullanılmaktan vazgeçilmemeli, hak arama hürriyeti sonuna kadar kullanmalarıdır. Hukuki mücadele ve hukukla hakkın geriye alınmasının uzun bir süreç olduğu unutulmamalıdır.